26 Şubat 2012

Alevde futbol keyfi

Öncelikle Beşiktaş-Braga maçında (2-0 deplasmanda beşiktaş galibiyeti ile sonuçlanan ilk maçın rövanşı) Braga'nın golünün maç içindeki tekrar gösteriminde 2. golü yediklerini sanıp sinirlenen Beşiktaşlı ağabeyime buradan selam göndermek istiyorum. Kendisinin futbolla arası iyi değildir, bunu da hafifletici not olarak buraya düşmek isterim.
Birkaç gün geçer, günlerden dün olur ve Kemer'de 4 Fenerli polis arkadaşla maç izleyemeye başlarız. Önceki hafta Fenerin geride olduğunu görüp ikinci yarısına gittiğim maçı Fener çevirmiştir ve benim hiç hoşuma gitmemesinin aksine Fenerli polislerimiz tarafından uğur getirdiğime inanılmıştır. Bu sefer bu zorlu maça bu yüzden maçın başında gitmişimdir ki öyle bir uğur getirme durumu olmasın. Fenerbahçe için işler hiç yolunda gitmez ve Es Es 1-0ı yakalar. TVde skoru görmüş olan güzel insanlardan bir GSlı kapıyı tıklar, ve odada 2 GS 4 FB olarak maç seyrine devam ederiz. Ardından ikinci yarı olur. Eskişehir 2yi de bulur ve odaya 2 GSli daha 5er dakika aralıkla dahil olur. 4 GSlı 4 FBli oluruz. Fenerlilerde damla damla gelen güzelim GSlıları gördükçe sinir hat safhaya ulaşmıştır, gelen FB golünden sonra da ortadaki sehpa FBli komiserimizin tekmesiyle taklalar atar. Zayiat 4 çay bardağıdır. Kaçan bir FB golünden sonra da TVa bardak fırlatılmasının önüne GSlılar olarak son anda müdahele edebilmişizdir. Zira bugün GS-BJK maçı vardır, TV bize lazımdır. Maç 2-1 Es Es lehine biter. Bunu üzerine bugün BJK tarafını tutan FBliler, 3-2lik son dakika gollü Galatasaray galibiyeti sonrası yine hararetli, yine hakeme öfkelidirler. Olsun, maçlar böyle güzel.
(Not: Kaymakamımızın da dahil olduğu bugünkü maçta herhangi bir zayiat olmamıştır.)

Laf atıl adam

Daha önce hiç tanışmadığım, hayatımda hiç görmediğim kişiler tarafından gerek bir işimi hallettiğim sırada olsun, gerek kamuya açık herhangi bir alanda olsun, bir yaş grubu ayırt etmeksizin herkes tarafından "laf atılası insan" olduğumu biliyorum. Zaten anlattığım olaylarda bu üçüncü kişiler ile geçen diyaloglarım sık sık yer alıyor. Aslında çok yakın bir zamana kadar da herkesin bu tip olaylar yaşadığını düşünüyordum ve çok normal geliyordu. Artık anladım ki herkes bunları yaşamıyor. Mizaç olarak laf atıldığında terslemeyecek, ve belki de bu lafı göğsünde yumuşatıp voleyi vuracak bir insan görünümü var bende kuvvetle muhtemel. Çünkü kaç kişinin whopper yerken bir kız tarafından ensesi kesilmiş ve "çok yeme patlayacan!" denilmiştir ve yüzümü görünce, "pardon yaa ehhe ehhe" denilmiştir. Bu birine benzetilmeme dayalı yanlış anlaşılma hikayesi olabilir tabi ama benim ensem de benzetildiğim kişiyle birlikte kesilesi bir ense, samimi bir ense. Kaç kişinin, Boğaziçi Üniversitesinin o güzel kampüsünde, kredi kartı vermeye çalışan bir kız tarafından konuşmasının sonlarına doğru iki meme ucu birden sıkılmıştır. Meme ucum sıkılası demek ki. Bunlar "laf atılası insan" örneklerimden çıkıp, taciz edilesi insanım örnekleri gibi gelse de, bu hareketler diyalogların bir parçası kanımca. Yine geçen gün Kemer'e gelmeden önce Antalya'da fırından yiyecek bir şeyler alırken "şundan iki tane alayım...mmm ya da üç olsun o...bu neyli?...bundan da alayım, ııı dört tane alayım...şu peynirli mi? ondan da ııı iki yok yok beş tane olsun" şeklinde performansımı sergilerken, beni seyreden ama aslında alışverişe gelmiş teyzeler tarafından "ay yavrum genç işte...iştahlı iştahlı maşallah...yesin yesin...öğrenci tabi bak ne görse istiyor...yarasın kafaları çalışıyor tabi maşallah" sözlerine maruz kalıp duymazlıktan gelmiştim. Ama fırıncı ile performansımın sonunda "Öğrencisin değil mi evladım?" diye soruyu yüzüme bakarak yapıştırmışlardı. "E-evet ehheh" diye reflex cevabı verdikten sonra parayı uzattım fırıncıya, fakat o sırada beynim faaliyete geçip beni doktor olduğum konusunda uyardı. "Ya öğrenci değilim pardon, doktorum ben ehehh" desem de teyzeler pek sallamadı gibi geldi bu vakitsiz gelen cevabı. İki gün önce yaşadığım bir başka diyaloğa geleyim. Öncelikle hayatımda nefret ettiğim bir şey varsa o da damacana taşımaktır. Belki tüp taşımak bununla kapışabilir. Daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, o da 3(üç) damacana taşımaktır zira geçen gün eve 3(üç) damacana taşıdım. Aynı anda değil tabiki, birini bırakıp diğerini çıkarıyorsun. Moda girmiş ve bu işi yaparken ikinci damacana omzumda iken asansörde bir beyefendiyle karşılaştım. Pizza kulesi gibi hafifçe yanıma eğildi ve "Süralın damacanasını kaça veriyorsunuz?" dedi.(süral: bir su markası) Bir an afalladıktan sonra ne konumda olduğumu anladım ve "ahahh ben sucu değilim, sadece taşıyorum, bilmiyorum fiyatını" dedim. Omzumda damacanayla, "sucu değil doktorum" demedim artık. Giderek level mı atlıyorum bu konuda bilemiyorum ama "laf atılası insan" durumumun devam ettiği bir gerçek. Birinin kapısının önüne damacana suyu bırakıp pos makinesini uzatan ve gurur yapmış gibi alakasız taraflara bakan bir su satıcısı olsam yadırganmam, onu gördüm ben. Ama durduk yere farklı diyaloglar yaşamak güzel, rahatsız değilim bundan. "Bir sorun olduğunda akşama doğru arayın ki, akşam yemeğini Burdur'da yiyebilelim ahahah" dediğimde "Aaa doktor yavrum, yemeğimiz var, buyur geçelim içeriye hemen" cevabını hasta yakınlarından alabiliyorum bu görünümüm sayesinde. Bunun zıttı olan insanlar da gerekli elektriği dışarıya yayıyorlar sanırım. Geçen gün haberlerde gösterilen bir tıbbi müdahele sırasında "sen değil siz diyeceksiniz bana!" diye yanındaki hemşireyi tersleyen bir bayan doktor gördüm. Haklıdır belki bilemiyorum da elektriği çılgındı. Evet, ondan elektrik aldım ahahh. Düşündüm de "...ondan sonra ben de lafı bi yapıştırdım, off bunun suratını bi görecen..." insanı hiç olmadım.
İyi böyle. :D
Benzer anılarımın birkaçına arşivde rastgelince buraya iliştireyim dedim de kötü mü ettim? Yoo...
http://orcayhan.blogspot.com/2007/03/dolmuta.html
http://orcayhan.blogspot.com/2009/09/sohbet-edilesi_02.html
http://orcayhan.blogspot.com/2008/05/pit.html

23 Ocak 2012

Mec-bur-VAN!

2011 yılının son yazısı ne kadar Burdur'la alakalıysa, 2012nin ilk yazısı da o kadar Van ile alakalı olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Elbetteki sağlık bakanlığı, belki il sağlık müdürlüğü, ama ben değil. Van'a geçici görevlendirmemin çıktığını Antalya'da öğrendim. Personel şube müdürümüzü aradım, dedim "Benden başka kimler gidiyor?" "Henüz onları belirlemedik doktor bey" dedi. İçimden "te allaaam" dedikten sonra göz açıp kapayıncaya kadar kendimi Van'da buldum. Van kısa bir askerlik gibi geçti(askerlik yapmadım ama tahminime göre), birçok güzel anım oldu ve sanırım bana olumlu anlamda birçok şey kattı. Bendeki Van'ı maddeler halinde kısaca özetleyeyim:
Öncelikle bu görevlendirmede tanıştığım ve çokça zaman geçirdiğim güzel arkadaşlarım, başka koşullarda da görüşmeye devam etmeliyiz. Zira 10 gün nedir ki? Heç.
Verdiğimiz sağlık hizmeti ve yardımlar konusuna burada girmeyeceğim. Blog benim blogum, zorla mı?
Van, -belki de çok düşük sıcaklıklar beklediğimizden kellidir- öyle çok soğuk bir yer değil.
12 günde 1-2 kez hafif kar yağışı oldu. Çok soğuk olacak diye kat kat giyinmek de soğuğu hissetmeme sebebimiz olabilir.
Van, doğası çok güzel(göl ve Erek dağı), büyük ve tarihi(Urartular çılgın atmış) bir şehir.
" Edremit Van'a bakar
İçinde şamran akar
Öyle bir yar sevmişim
Her gören ona bakar..."
Batman'ın da güzel olduğunu güzel birinden öğrendim.
Van'da bir tane battıçıktı(bknz. Antalya terimleri) var. Sokakları labirent gibi. Trafik kuralı yok.
Çadırda sıcaklık 40 dereceleri bulabiliyor. İnsanlar soğuk hakim yerlerde ısınmasını, sıcak hakim yerlerde soğuk ortam sağlamayı iyi biliyorlar. Fakat bunun zıttını olduramıyoruz ya. Misal Antalya'da kışın evler çok soğuk, ısınmasını beceremiyoruz arkadaş.
Gece 01:00. Elimde diş fırçası ve macunu çadıra dönerken Kadir ağabeye ve richtere göre 4 küsür bir artçıya denk geldim. İyi salladı.
Teletexte ülkemizde olan depremleri zaman yer şiddet olarak an be an yazan bir sayfa var, Van'da muhtelif zamanlarda bunu açılmış görüyordum. Evet hala teletex diye bir şey var.
Kaçak ve çakma birçok ürüne adım başı rastlamak mümkün. iPhone 5: 189 lira yazan bir yere girdim. "iPhone 5 daha çıkmadı değil mi ya?" dedim. Satıcı "Bizde çıktı abi. 12 taksit yaparım." dedi.
Hasta veya hasta yakınlarıyla iletişimde sıkça gönüllü simultane çevirmen gerekebiliyor.
Van kahvaltısının ekstrem bi yanını göremedim. Aramam.
Van gölünün sodalı sularında balık olarak sadece inci kefali varmış. Yemedim ama yiyenlerin yarıdan fazlası beğenmemiş. Ayıklanmadan kızartılıyormuş inci kefalleri. Bağırsaklı bağırsaklı...
Van kalesine aşağıdan baktık. Çıkmadık, zira kapkaççılar vardı. Uzadık.
Kıtlama şeker iyi, insan uzakta kaldıkça arıyor ama şimdi aramam.
Otlu peynir, aman aman bişi değil.
Antika fotoğraf makinesi buldum mu alırım.
İçlik giymişsem pantolon denemem.
Ben "bere yakışan insan" değilim.
Gece 10 çorbası tüm ülkede kabul edilen bir öğün olmalı. Sabah-Öğle-Akşam-Gece10
Van ekmeksiz gitmez. Her yemeğe vanılır.
Van'da sebze yemeği yok. Etsiz yemek yok.
11 gece tepemde floresan ışık açıkken uyudum(kapanmıyordu). Göze atkı atarak uyumak alışkanlık yarattı, artık uyurken alnım açıktaysa üşüyor. Bunu bırakmalıyım.
Floresanı 11 gecenin yaklaşık 7sinde sabah güneşin ilk ışıkları zannedip kalktım. Hepsinde atkı gözümden sıyrılmıştı ve saat 5 küsürdü.
Vavien'e her şehirde rastgeliyor ve izliyorum.
Sabo, bir hekimin demirbaşıdır. 44 numara da olsa Çetin'meden giyerim.
Prefabrik, çok sempatik.
Hamsi tavanın hastasıyım, börülce salatasına biterim.
İçmesem de bir karton Djarum aldım, Emir'i andım.
Güney Koreli ne arar la Van'da?
Müfettiş paltosu, soğuk havaya çıkacağın dostu. Atkı ise kanka.
10dan az çocuklu aile görmeyince 4-5 iyi, kararında.
Muradiye Şelalesi doğa harikuleyti.
Doğubayazıt(Ağrı'nın ilçesi) gün batımındaki kasvetli görüntüsüyle, Ağrı dağının arkasında yükselmesiyle, İshakpaşa Sarayı'nın ona tepeden bakmasıyla, büyük ve heybetli bir ilçe.
Kadim dostum Artur'un uçağı icat edene ve havaalanı yapanlara karşı iyi dileklerini
şimdi daha iyi anlıyorum.
Şunu anladım, benim İngilizcem pilot ingilizcesi.
Aktarma, aktarılırken arkadaşınla görüşürsen tadına doyulmayan bir şey.
"Amma, gine de güzeldir Antalya!" Tarık Akıltopu

25 Aralık 2011

Mec-bur-DUR!

"Blogumu takip edenler bilir, bloguma gereken yemini suyunu vermesem de yıl sonunda bir yıl sonu yazısı yazarım illaki." ki diye düşünürken bir de baktım ki yıl sonu yazısı yazmadığım yıllar da varmış. "Şimdi o yılların yıl sonu yazısını yazacağım, ardından bu yılın yıl sonu yazısını yazacağım tamam mı?" şeklinde bir düşüncem yok, paniğe kapılmayın. Yazısı olmayan yıllar benim kafamda, isteyen dinler. Gelelim bu yılın yıl sonu yazısına. Uzun süredir bu yazıyı yazmayı düşünüyordum, yıl sonu yazısı şeklinde olmayacaktı, mecburi hizmete başlamamı anlatacaktı fakat yıl sonu geldi çattı. 2011in son yazısı buna rastgeldi velhasılkelam. Well, ne diyorduk...zorunlu hizmet!
Bir yıl soluksuz geçen intörnlük döneminden -ki bu dönemi altı çıktı kaç kaldı yazımda özetlemiştim- sonra tıptan mezun olmuş, hekimlik hayatıma adım atmadan önce de şöyle bir tatil yapmıştım. Derken atanma zamanı geldi çattı, önce tercihler sıralandı. Antalya'ya yakın yerler yazayım diye düşünmem doğrultusunda ilk sıraya Burdur-Kemer yazdım ve noldu? Kendimi Kemer'de buldum. Antalya Kemer'i çok iyi bilirdim, buraya geldikten sonra bir de Fethiye-Kemer olduğunu öğrendim. Farklı Kemerlere yönelmeden Burdur-Kemer hakkında konuşmaya başlayalım. Nüfus:2000 Rakım yazmıyor zira ilçelere girişlerde rakım yazmaz değil mi? Evet. 2000den anlaşılacağı üzere köy olabilecek popülasyonda bir ilçe. O yüzden anlatımlarımda ilçe yerine köy lafı geçerse yadırgamayalım lütfen. Çağımızın getirdiği nimetlerden biri olan feysbukta tanıştığım Kemer Toplum Sağlığı Merkezi (TSM) hekimi Çetin Beyi arabam olan Çetin'e aldım ve Kemer'e ilk gidişimi bu şekilde yaptım. Bu TSM lafının çoğunuzun aklını kurcaladığını düşündüğümden kısaca açıklayacağım.
TSMler eski sağlık grup başkanlıkları olup, bizim TSMmiz entegre acil sağlık hizmetlerini sunacak şekilde tasarlanmıştır, zira ilçemizde hastane bulunmamaktadır, tek sağlık kuruluşu biz ve alt katımızdaki Aile Sağlığı Merkezidir(ASM-aile hekimliği). Bu uzun cümlenin de komplex olacağını düşündüm ve şöyle özetleyebilirim sanıyorum, bizim işimiz kısıtlı imkanlarımızla acil, 112 ve ilçedeki sağlık denetimlerini yapmaktır. Cümlelerde ufak tefek hatalar olabilir fakat üç aşağı beş yukarı böyledir bu, TSMye çok girdim, yazı hayvani boyutlara ulaşacak diye tırsıyorum aslında.
Hızlandırılmış TSM eğitimimizi geçtikten sonra varmış olduğum Kemer'den bahsedeyim. Hızlandırılmış Kemer turuna çıkalım haydi. Kemer'imizin bulvar denilen tek bir caddesi bulunup, merkezinde kaymakamlık ve eczane bulunmaktadır, ve hatta fırın ve hatta berber... ve daha bitmedi. 3 tostçu 1 tavuk dönerci... Daha ne olsun değil mi? TSMmiz Kemer'in girişindedir ve çevremizde karakol, halı saha, jandarma, lise, ilkokul, orman müdürlüğü, çim saha gibi bir ilçede olması gereken yapılar bulunmaktadır. İlçe turunu da geçtikten sonra gelelim bana. Gel bana yan basa basa...demişken aklıma şu gelmeden olur mu hiç?
Hasdaneye girdim yan basa basa
Ciğerim gurudu gan gusa gusa
Amelyet yerinde ganlı bir masa
Gavruldu sinem külüm babacan

Tohdorlar toplandı bahdılar bana
Çürümüş ah cigerim dönmüş al gana
Amelyat lazımdır dediler buna
Gavruldu sinem zalim babacan
...deyip yüreğimizi güzelce dağladık evet. Zıley zıley. Ben geldim ve Çetin sağlık grup başkanı oldu, diğer TSM hekimi olan ben ise sağlık grup başkan vekili. Buraya adapte olmamda Çetin'in önce sanal alemde, sonra Kemer hudutlarında büyük yardımları oldu, halen de olmakta. Sağolasın büyük başgaaan (Bülent başgaaan videosu geliyor aklıma, bknz. yutup). İlk geldiğimde lojmanı gördüm, Çet lojmanda sağlık memurumuz Ali Bey ile kaldığını, diğer doktorumuz Burak ağabeyin lojmanını yakında boşaltacağını(Demre'ye atandığını), istersem oraya istersem de Çet ve Ali Beyin birlikte kaldığı lojmanda kalabileceğimi söyledi. İlk iki gün TSM işleyişi, ambulans ve gelebilecek hasta profili hakkında bilgiler veren Çet, iki haftalık geçici görevlendirmesi sebebiyle Kemer'den Burdur merkezine ayrıldı. Ali beyin birçok cümlede adı geçmesine rağmen cismini göremedim zira geçici görevle Van'da olduğu da bu cümlelerde geçen başka bir bilgiydi.
Ben iki seçenek arasında Çet ve Ali Beyin kaldığı lojmanda kalmayı tercih ettim, onlar Kemer'de olmadığında yalnız kalmaya başladım. Bir gece bi kapı sesi geldi "tak tak tak!" şeklinde. Ben uyumaya devam ettim. Ses kesilmedi. Tak tak tak! dedim yoksa bu benim kapı mı, nolüyör ya? Uykulu gözlerle kapıyı açtım ve ne göreyim. Bir adam! Kırmızı ağırlıklı, gri reflektörleri olan kıyafetleriyle hafif göz alan, sırtında kocaman bir sırt çantası bulunan kavruk tenli bir adam. Tabiki içeri aldım. "Tabiki" demem yanlış anlaşılmasın, milisaniyeler içerisinde düşündüm ki bu adam "Ali bey" denilen adam olabilir. "Doktorum, uykun ağır heralde" dedi. "Hee" dedim. Gelen kişi gerçekten Ali Bey miydi? Emin değildim. Ama artık bir kere aldım, panik yapmamam gerekiyordu. Çekyata kıvrıldım. Duş sesi gelmeye başladı. Kendisinde 10 günlük kir bulunduğunu söylüyordu. 10 günlük kir=Van'da geçici görev=Ali Bey! dedim içimden ve rahat bir nefes aldım. Uyumuşum.
Sabahına uyandığımda o kendini tanıttı, ben kendimi tanıttım ki bu bütüne biz "tanıştık" diyoruz. Çet'in de geçici görevinin sona ermesiyle birlikte nöbetlerim düzene girdi ve lojmanda 3 devlet memuru olarak yaşamaya başladık. Lojman hakkında genel bir bilgi vermem gerekirse, standart lojman tipi bi kere bilen bilir, 3 oda 1 salon olmasına karşın soba salonda olduğundan kullanılan alan sadece salonumuzdur. Soba kelimesinden kaloriferimizin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Oysaki TSMde kalorifer mevcuttur ve kalorifer boruları lojman binasının altından geçmektedir. Projeyi yapanlar lojmanda insan yaşayacağını düşünmemişler diyeceğim ama lojmanda başka ne yapılır bilemiyorum. Sobalı bir evde ilk kez kalıyorum ve Kemer'e gitmeden önce her yıllarca sobasız yaşayanlar gibi benim de içimde bir "zehirlenmeyeyim lan!" tedirginliği vardı. İlk geceler sobanın etrafını 15 dakika kokladıktan sonra "uykum mu geldi, yoksa zehirleniyor muyum yavaş yavaş" şeklinde sızıp, uyandığımda "hahaaa zehirlenmedim olm, uyandım be uyandım!" şeklinde sevinçle uyanmalar yaşadım. Lakin geçen gece yüzüm duvara dönük yatarken bir koku aldım ki bildiğin mangal dumanı kokusu. Gözümü açtım, ışıklar yanıyor, Çet ve Ali ağabey ayaktaydı. 2-3 dakika önce sobada "pat!"lama olmuş, onlar o sesle uyanmış da ben duymamışım. Camı kapıyı açmışlar. Daha sonra uyuduğum 1-2 gece soba tütmeli rüyalar görmedim değil. Ama sobayı kapatıp uyumak tabiki namümkün. Sobanın ayarı önemli yalnız. Bir gece oluyor cart diye sönüyor, afedersiniz kaba etimiz donuyor. Bir gece oluyor, ateşler basıyor, ter içinde uyanıyoruz, üstümüzdekileri çıkarıyoruz, yorganları bi kenara atıyoruz. Dışarısının havası, soba kovasındaki kömür oranı ve alt katta attmiz(acil tıp teknisyeni) Selma'nın soba yakıp yakmaması bunları etkileyen faktörler. Sobayı genelde ayarlayan Ali ağabey bunları ölçüp biçiyor ve ona göre strateji belirliyor diye düşünsem de belli olmuyor tabi. Multifaktöriyel işler işte nabacan, evde 3 tahsilli de olsa kaba etlerinin donacağı varsa donuyor. Gece ateş basmasını tetikleyen tek faktör, sobanın gereksiz harlanması değil aslında...
Bitmek bilmeyen gece yiyişleri... Gece ve yiyiş aynı cümlede olunca lötfen farklı yönlere çekilmesin, röca ederim, unutmayalım ki Kemer'deyiz. Saat 24:00da sobanın odununun o alevli yanması geçince üstünde illaki bir şey ısıtırız ve yaklaşık 02:00ye kadar sohbet eşliğinde onları yeriz. Sohbet konuları genelde "sosyal hayat" içerikli olup, yenilen bu şeye göre uyku tutmama durumu yaşanabilmektedir. 4-5 gece önce artık ne yediysek ilk uyuma pozisyonumuz olan 3 erkeğin birbirine ardlarını dönmesi pozisyonundan, senkronize şekilde yüz yüze gelme pozisyonuna, sonra tekrar ardlara dönmeye, sonra karma pozisyonlara geçiş olmak üzere hışır hışır yorgan sesleriyle birlikte uzun süre bizi uyku tutmadı. Hesaplarımıza göre o gece bazlama yemiş olabiliriz lakin tam kestiremiyoruz. Bu aralar soba üzerinde kumpir, pizza, ekmek kızartma, calzone ısıtma gibi girişimlerimiz midemizde noktalandı. Ben gelmeden önce bu gece yemekleri bu kadar çeşitli olmuyormuş Ali abinin dediğine göre, böyle kıvamında oldu kanımca, her gece aynı şey yenir mi ya? Gerçi her gece bir şey yenir mi, bu ayrı bi tartışma konusu.
Üç kişi aynı odada kalınca çalan telefon hepimizi etkiliyor ister istemez. Arka arkaya 2 sabah veteriner Özkan Beyin Ali ağabeyi aramasıyla uyandık, 3. sabah ben bekledim ki Özkan Bey arasın da uyanalım. Pavlovluk işte, insan da olsan bekliyorsun. Veteriner demişken aklıma hayvanlar geldi. Burada hayvancılık çok yaygın. Attmiz Zekiye hanımın kızı Beyza(2) hem hayvanları sevdiğinden hem de sık sık gördüğünden büyüyünce inek bakıcısı olmak istiyor mesela. Beyza çok tatlı bir kız, kendisini çok sevdiği bir kuş olan pelikana benzetiyor. Geçen gün yemek yerken bana "impala, impalaa" diye seslendi. Çizgi film izlemekten hoşlanmıyor ve palyaçolardan korkuyormuş. Çay içmeyi seviyor. Tam benim kafa, maşallah, bu noktada kulak mememizi çekip tahtaya vuruyoruz.
Ve devam ediyoruz. Zira yaklaşık 1 ay önce bir bacak kırılması vakasına gittim. Tarlanın ortasında yatan yaşlı bir amca ve etrafında toplanmış mini bir kalabalık. Dedim "amca noooldu?" "oyy bacaaam kırıldı" dedi. "tarlada nasıl kırıldı bacağıın?" dedim, "koç tosladıı" dedi. Dedim "kendi koçun mu amca?", "evet, ben onu görmedim, arkadan gelip vuruverdi" dedim. Koç ortalıkta yoktu, toslayıp kaçmış demek ki. O dönemde boğazına lahana salatası takılma şikayeti olan bir amca gelmişti. Dedim "yediğin balık, boğazına takılan kılçık olmasın?", "yok ya lahana salatası yedim" dedi. Lahana salatasının boğaza takılmayacağını, ek olarak boğazda lahana salatasının kaçabilecek yeri olmadığını anlatmıştım. Koç ve lahana salatası vakaları aklımda çıkmamaktadır.
Gördüm ki Kemer halkımız anlayışlı ve yardımcı insanlardan oluşmakta, bu da vakaların güzel yanlarının olmasını sağlıyor. Genelde nereli olduğumu soruyorlar ve Antalyalı olduğumu söyleyince gözlerinde bir mutluluk oluyor. Teyzeler genelde oğlum diyerek seviyor, vakada yanlışlıkla ayağına otursam da "möhim deel evladım aman nolcek" diyorlar. Yolda herkes birbirine selam veriyor. "Bir sorun olduğunda geç kalmayın, hem vakitlice ararsanız, Burdur'a gitmişken biz de yemek yemiş oluruz." dediğimde yemeğimiz var doktor bey diyerek yemeğe yönlendiriyorlar. Bir de bunları Burdur şivesiyle söylüyorlar ki yakında ben de sökeceğim bu şiveyi umuyorum. Kemer pazarında bir satıcı "Ya alcen ya çalcen, ya alcen ya çalcen!" diyerek amme ve gramantin satıyordu ki çok hoşuma gitmişti. Köyde yapılan duyurulara da kulak kesilmeye artık alıştım. Mesela yarın ormana fidan dikilmeye gidilecekmiş, ilgilenenler belediyeye başvuracakmış. Bir de "sela" duyurusu var ki vefat eden hastaları da o şekilde öğrenebiliyoruz. Mevlüt ve düğün yemeklerini kaçırmamak gerekiyor zira yiyecek imkanlarımız kısıtlı. Ama tavuk dönercimiz gerçekten leziz tavuk döner sandviçler yapıyor, hakkını yemeyelim. Bir Antalyadaki Dönerci Ercan, iki Sultan Döner, o derece, ki tavuk döner pek hazzettiğim bir şey değildir. Tavuk dönerimizi genelde öğlen eczacımız İbrahim abinin yanında yiyoruz ki bir ortam değişikliği, bir muhabbet farklılığı oluyor, hafif sosyalleşiyoruz. Cuma günleri olan halı saha maçları da ayrı bir sosyalleşme noktamdır. Son kaymakamlık turnuvası şampiyonu aile hekimimiz Tuncay abinin takımında olmak benim için bir onurdur. Karakolun bitişiğinde bulunun ligtv izleme odası da polis arkadaşlarla tanışma noktası olup, üçüncü sosyalleşme noktası da bu denilebilir.
Sosyalleşme demişken, yıllarca beraber olduk, özellikle son bir yıl o staj senin bu staj benim beraber koşturduk, yeri geldi kardio dansıma şahit oldun, yeri geldi bir "yiiitti yiiitti" lafıyla aklımız bambaşka yerlere gitti. Mesajlarıma aramayla cevap veren, 657ye geçer geçmez 657 dakikalık tarifeye geçmiş kadim dostum. Evet senden bahsediyorum Artur. Nöbetin iyi geçsin canım kardeşim. Ben de nöbetteyim ama sen daha sıkı tutuyorsun, aman sadece sıkı tuts. Bu nöbet seizure değil, sakın karıştırma Camo gibi (Özge Camo'ya selamlar, sıkı olma yolunda başarılar). Ve sen Tefenni efendisi Hüsort, lahmacununu bugün Ali ağabeyle yedik, yetimleri doyurdun artık sırtın yere gelmez diyor Ali ağabey. Ve sana üç çift lafım var Ern, kampa gelmem ama takılmaca olur bak ahahhh İro sana sözüm yok, Sinem'e selamlar. Onur Ki, adamsın adam, kıpss. Emrah Ka, derhal zaman tünelinden kaç, bunu senden elf adım olan Emrah Kandemir için istiyorum. Ve ecnebi diyarlardaki Ilgay(bak bi zaman tüneli vakası da senin) ve Melish(TUS yerine B2ye mi kassam?), gelecek yıl vakitlice gelin de Emir Bey'i askerlik şubesi çıkışında kapalım.
Başka değinecek tonlarca yaşanan olmasına karşın destansı bir yazı olması, yazının okunabilirliğini azaltmakta maalesef, ki çoğu anı da seslerle farklı yerlerine vurgu yapılarak anlatılmalı ki onları ben sana yüz yüze anlatırım bilahare. 2011 yılı böyle geçerken 2012 yılının mutlu hareketlenmelerle dolu olmasını diler, alkışlarla üzerime rahat bir şeyler giymeye giderim. 112 kıyafetleri de bi yere kadar.
Hormonlaraa yenik kızım, hormonlara hormonlara hormonlara hormonlaraa...

05 Kasım 2011

Ne tecil ama?

"Pardon ne kuyruğu bu?" sorusunu sorduğumda "Vallaha ne kuyruğu olduğunu bilmiyorum, kuyruğa girin dediler girdik." cevabını aldığımda bazı işlerin günlük hayattaki gibi olmayacağını anlamakta gecikmedim. Sonuçta askeri sistemin işleyişi hakkında oradan buradan benzer şeyler hep duymuştum. Emre itaat etmek gerekti. Alt tarafı tecil işlemlerimi halledene kadar bu düzene uymam gerekiyordu. Velhasılkelam ben de girdim sıraya. Şubeden içeriye kuyruk oldukdan sonra almaya başladılar. En azından girebiliyorum diye sevindim zira önceki gelişimde henüz saat 14:30 olmasına rağmen "bugün git yarın gel" muamelesi görmüştüm. İşlemlerimi o gün içinde halledebilirim umarım temennisiyle girdim içeriye. Komutan, -bağırmaları ve emir vermeleriyle o kişinin komutan olduğunu düşünüyorum, zaten pek rütbe bilgim de yoktur, pırpıra bakarak rütbe belirleyemiyorum, kaldı ki takım elbiseliydi bu beyefendi- kimsenin ayakta kalmamasını buyuruyordu. Yoksa işlemlerimiz yapamayacakmışız. Herkes kenarlardaki banklara yerleşti. Komutan gerekli açıklamaları yapacağını söyledi. İyi de herkesin işi farklı, kime gerekli açıklamayı yapacak, bu açıklama acaba nasıl bir açıklama olacak endişesi kapladı içimizi. İçimizi diyorum, çünkü bankta oturan herkes yapılan söylemler sonrasında birbirlerine çaresiz gözlerle bakıyorlardı. "Bırakın beniiii" diye çıkışa doğru koşsan bacağına sıkarlar gibi bir ambiyans oluştu zaten. Diyorum içimden, yanlış işlem yapılıp beni askere almasınlar. Zira soru da soramıyoruz, nereye yönlendirirlerse he diyecek durumdayız. Neyseki anksiyete dolu birkaç dakikadan sonra komutan tecil için bekleyenlere bir form dağıtacağını söyledi. Formlar ellere dağıtıldı, lakin kalem yok. Belli bir süre içinde doldurup toplanacaksa yetiştiremeyebilirim kalem işini halledene kadar diye düşünürken (tanrım ne hallere düştüm), 4 yıllık mezunların form doldurmamasını söylediler bu sefer. Elde boş form beklerken "4 yıllıklar içeri sol tarafa girsin, sağda otursun beklesin" dedi komutanımız. Kalkacakken soru dolu gözlerle bir baba ve oğul bana bakıyordu. Bi soru sormak istediler, tabi buyrun dedim. Şimdi oğlan üniversite son sınıftaymış, birkaç dersi kalmış vermesi gereken, acaba tecil yaptırması gerekiyor muymuş? Dedim ki "Okul ile ilişkisi kesilmediyse tecile gerek yok, öhmm öhmm". "Ama" dediler "bizim çocuk 3 yıldır kalmış olacak ve okuldan atılmış oluyor sanırım bu durumda" . "E onu bilemeyeceğim artık sorun o zaman" derken ben ayaklandım ve içeri girmeye yeltendim. Komutanla ayakta teke tek oynadım. "Nereye?" dedi, dedim "4 yıllık mezunlar girmiyor muydu?" "E niye ben söyleyince girmedin" dedi, dedim "arkadaşlar bir şey sordular, onu yanıtladım(te allaaam)" "Tamam gir içeri sola, sağda otur bekle" dedi. Biliyorum dedim(içimden) ve girdim içeriye. Orada da doğru yere oturmadığımızı bir yarım saat sonra öğrendik. Başka işlemin oturaklarında oturuyormuşuz 4 yıllık tecilciler olarak. İşlem sırası geldi ve elimdeki tahminimce istenecek bütün belgeleri verdim, zira "gerekli belgeler" diye hiçbir net açıklama askeriyeden verilmiyordu. İşlemi yapan bayan tıkır tıkır ilerlerken, bir yandan da "İşleminiz tamamlandı, mevcut teciliniz 2 yıllıktır." cevabını almayı bekledim. Lakin resmi işler öyle süründürmeden kolay tamamlanmıyor. Nüfus cüzdanında sorun olmasın diye onu bile yenilememe rağmen mezuniyet belgesinin aslını getirmemem işlem yapıcı bayanın dikkatini çekti. "Bunun aslı nerede?" dedi, "Bunun aslı evde de bu ASLI GİBİDİR." dedim. "İyi de bunun aslı lazım" dedi, "Ya adam gibi şunlar lazım diye yazmıyorsunuz ki yahu" diyemedim. "Eee napacaz?" dedim. Bir süre sessiz bir bekleyiş yaşadık. Bu sessiz bekleyişlerde işlemci bayan bilgisayar monitörüne bakarken, biz onun neye baktığını göremeyiz. Resmi işler böyle. Sessizliği o bozdu. "Eee napalım seni?" Bilmiyorum, atsan atılmaz satsan satılmaz diyecekken, "Ben senin işlemlerini geçici olarak hallediyorum, verem savaşa ve Karpuzkaldırana 3 gün içerisinde saat 15:00te muayeneye gidip geldikten sonra onu da getir tamam mı?" dedi. İçimden ahhh bee bugün bitmedi işler diye düşünürken oldukça çaresizdim. Zaten saat de bekletmeler sonucu 15:00i bulmuştu. Verem savaş sonucunun da röntgen çekildiği günden bir gün sonra alındığını düşündüm ve bir günü karpuzkaldıran artı vereme vermek gerektiğini anladım. Şubeye ancak 2 gün sonra geri gelebilirdim. İşler gittikçe uzuyordu anlaşılan... 
2. gün Karpuzkaldırana geldiğimde saat 15:00ti. Kapıda duran askere tecil için geldiğimi belirtip içeri girecekken, "üç buçuk dört gibi gel" cevabını aldım. Dedim "üç buçuk mu, dört mü?" "üç buçuk dört gibi" diyerek belirsiz cevabını tekrarlamış oldu. Okurken daraldığını hisseder gibiyim ama ben bunları yaşadım. Bir de bu açıdan bak. Oyalandıktan sonra "üç buçuk dört gibi" tekrar Karpuzkaldıran önüne geldim. Muayene sırasının gelmesi 17:30u buldu. Muayene ise 1 dakika sürdü sürmedi... 
3. gün artık evraklarımı tamamlamış ve tecile hazır bir şekilde askeri şubeye saat 10:00da vardım. Kapıda gene içeriye almadılar ve bekle dediler. Beklerken benden başlayan yaklaşık bir 15-20 kişilik kuyruk oluşturduk yarım saat içinde. Derken kapıdaki askerden şöyle bir sesleniş geldi "Arkadaşlar, öğleden sonra geliyorsunuz!" İçimizden laaaan diyerek dağlara taşlara haykırasımız gelse de yutkunduk. Öğleden sonra geldim ve içeri girmeyi başardım. İşlemlerime yine aynı bayan bakıyordu. İçeride yine hatrı sayılır bi süre bekledikten sonra beni çağırdı. İşlemci bayan "Ya niye böyle yüzün asık, enerjin düşük, hayata atılacaksın canlan biraz." dedi. "Yaa şu tecil işlemleri bi hallolsun, o zaman yüzüm nasıl gülecek kim bilir, üç gündür bununla uğraşıyorum yahu" dedim. Karşılıklı tebessümleştikten sonra atantığımın haberini verdim (önceki muhabbetimizde merak ediyordu), benim adıma sevindi. Kısa süreli muhabbet sonucunda tecil işlemlerimi halletti ve askerlik durum belgemi takdim etti. Bende 3 gün süren bu işlemler kimi arkadaşlarda 1 gün, kimi arkadaşlarda "sistem yok, başka zaman gel" gibi ertelemelerle 3 hafta sürmüş. Şimdi bunlar kader kısmet meselesi senin anlayacağın, alnında ne yazıyorsa o :D

29 Ağustos 2011

Çetin muayenede

Yine mi taşıt konulu bir yazı! Bir batağa girdi çıkamıyor! Yaratıcılığı körelmiş bunun! diyenleri duyar gibi olsam da bu yazıyı yazmaktan kendimi alamıyorum. Ama bundan sonra farklı konularla devam edeceğimin güvencesini veriyorum. Kliması soğutmayan, frenleri inleyen, sol arka cam düşmemesi için kağıtla tutturulmuş vaziyette, tatile gelmiş Emir Bey ve diğer arkadaşlarımıza bu şekilde konforsuz seyahatler sunmakta olan arabam Çetin'in son muayene olması gereken tarihten 2 ay ileride olduğunu gördüm. Sözün özü genel bir bakımdan geçmesi gerektiğini o bana adeta haykırıyordu. Götürdüm her zaman gittiğimizi öğrendiğim bir yer olan oto bakım bayisine(Turgut). Bir gün süren çalışmalar sonrası araç muayeneye hazır hale geldi. Klima canavardı. Camlar otomatikliğin tavan yaptığı yerdeydi. Frenler pek tutmuyordu fakat bunun bu şekilde birkaç gün süreceğini söylemişlerdi. Sonrasında aracın LPG sızdırmazlık muhabbeti de iki günlük vaktimi aldı. Derken beklenen gün geldi ve araç muayene istasyonu tüvtürke internetten randevu alaraktan gittim. Birkaç evrak işi olacağını düşündüm ve arabayı ters parkederken camdan "Orçun!" diye seslenen koltukaltındaki gazeteyle birlikte Fethi'yi gördüm. Bir hayli şaşırdım. Fethi işlerin 2 saat gibi alacağını söyledi, randevu vaktinde giremeyeceğimi, burasının Türkiye olduğunu hatırlattı. Tüvtürk günümüzü feyste geçen diyalog ile özetleyerek bitirmek istiyorum.
Orçun - Dünya ne kadar küçük değil mi Fethi? Kim derdi ki döşemealtı tüvtürkte (tüv?) karşılaşacağız? Benim sınıfta kalan fren işlerini Turgut Oto tekrar halletti. Umarım senin egzoz işi de yolunda gitmiştir, geldiğimde ortalarda yoktun. Gazeteni okuyabildin mi bilmiyorum. Yolun açık olsun. Uzun yol dostu Orçun...
Fethi Can - ‎Orçuncum,
Ufak arbedelerin de eksik olmadığı keyifli bir muayene geçirdim. Sorun çıkmadan halloldu. Turgut Oto ile olan güven dolu ilişkiniz bütün kullanıcı ve bayiler arasında olması gerekir diye düşünüyorum. Gazeteyi okumak için isteyen emekliden geri alamadığımdan dolayı okuyamadım ama ziyanı yok, sonuçta biri okudu. Tüv'ün açılımını öğrendim : Technischer Überwachungs-Verein, türkçesi Teknik Gözetleme Dernegi.
Esen kal Orçun, seninle karşılaşmak güzeldi. Yolun da açık olsun farın da...

18 Temmuz 2011

Beni taşı

"Ustam borcum ne kadar?" dediğimde "2 lira" cevabını aldım bisiklet tamircisinden. Beklediğim düzeyde bir cevaptı, bu yüzden bozukluklarım hazırdı. "Buyrun" diyerek bozuklardan oluşan 2 lirayı uzattığımda "Hep bozuk veriyorlar ya!" diye sinirlendi. "Lan arkadaşım, 2 lira diyorsun, ne vereyim lan!" derken içimden "5 lira vereyim mi?" cümlesi çıktı benden. "Ver ver" dedi. Demir paralar yüzünden isyan eden insan türü ile de tanışmış oldum. 1-2 km sonra arka tekerin inmesiyle birlikte yakında bisikletçi vardır heralde düşüncesi kaplasa da beynimi, bu düşünce çok uzun sürmedi zira memleketimde bisiklet kullanıcısı mı vardı ki, tamircisi her köşe başında bulunsun? Bisikleti elimde taşımak suretiyle tekrar isyankar bisikletçime vardım. Bir 2 lira daha istedi. Bu sefer bozuk verdim. Zaten sıcağın böğründe yürümüşüm, çekemem bisikletçi afrasını tafrasını. Neyseki arada sırada lastiklerine hava istese de pek sorun çıkarmıyor eski bisikletim. Yaklaşık 4-5 vites değişimine olanak verse de bunu hoş karşılıyorum. Özellikle arkadaşım, bisiklet dostu Onur Beyin yaşadıklarından sonra... Onun bisikletçisi de az isyankar değilmiş, sorduğu "Bu bisiklete sadece biniyor musun?" sorusundan bunu anlayabiliriz. "Arada sırada hiç bakım yaptırmadın mı hayvan herif?" anlamına gelen bu soru üzerine, zincirin komple değişmesi gerektiğini belirtmiş olan bu bisikletçi, zinciri dediği gibi komple değiştirmesine rağmen zincirin zorlu koşullarda atmasına derman olamamıştır. Yokuşta zinciri atmış bisikletini ters çevirerek elleri simsiyah olması bahasına uğraşan arkadaşım hala gözlerimin önünde. Durdukyere selesi kalkıyor Onur'un, buna değinmek bile tatsız. Bisiklet tamircilerine sesleniyorum: Kendinize biraz çekidüzen verin, arabalara ve yayalara teğet geçerken bizi yarı yolda bırakmayın...
Gündüz, araba koltuğuna oturduğumda sırtımdan ter boşalmasını önleyecek bir teknoloji arıyorum. Antalyada yaz güneşi altında saatlerce beklemiş bir otomobil için bunu gerçekleştirmek zor olsa da, 2011 yılındayız artık bunu da ben düşünmemeliyim değil mi? Otomotiv sektörüne sesleniyorum: Ayağınızı denk alın, Antalyada öğle vakti test sürüşüne bekliyorum hepinizi, hem erimiş asfalt da görmüş olursunuz...
Sanırım bir tane karpuzlu sakızı bir orta boy karpuz kullanarak yapıyorlar (meyve oranı hacmen %100000). Nasıl yoğun bir tattır bu arkadaş, salyam klavyeye akıyordu az daha...

12 Temmuz 2011

Beni yıka

Ön kolsoldaki toz birikintilerini ben de görüyorum tabiki. Dikizden arka camı görmekte zorlanıyor, hızlı oturmalarda genzime benim de partiküller kaçıyor, paspastaki sap saman tanelerinin nasıl ne zaman geldiğini ben de merak ediyorum. Ama kibarlık timsali hanfendilerin adetlerindendir sitem etmek: "Araban çok pis Orçuun!" E biliyorum. "Ay eviniz çok sıcaak!" "Öf şofbeniniz ayarlanamıyor, duş alamadım." "Odanızın ışıkları çok loş" "Ay klimalı odanız çok soğuuk" Evet! Kimisini aylardır, kimisini yıllardır ben de biliyorum. Ama o tam da öyle değildir. Ev sıcaktır, eviniz değildir. Şofben dandiktir, benim uzvum gibi bende kusur bulma, şofbenin deme. Zira "Şofbenine bi şey söyle yaaa!" elektriği alıyorum ben o cümleden. Odanın ışıkları loştur, ampul patlamıştır takılamamıştır, siteme boğma bünyeyi. Araba da pistir. Araban pis diyerek bana sorumluluk yükleme, iş kitleme. Biliyorum bak sen de bir gün gel arabayı yıkatmaya götür. Üretken gel bana. Eve kombi getir mesela, hayır demem. Yalnız annemin bembeyaz pantolonunun arabanın koltuğuna oturduktan sonra sararması gerçekten hoş olmadı. O konuda hemfikirim. Arabanın kiri bazen bu kadar somut örneklerle kendini belli edebiliyormuş. Parmağı arabanın kaygan bir yüzeyine sürtüp toza bakarak "baaaak kirliii"den bir adım öteye geçmiş olduğumuzu bu şekilde gark ettim. Burdur yolunda yarım santimetre asfalt tabakası ve ona yapışmış bilimum mıcırla kaplanmış lastikler de "bana tazyikli su sıkın olm" der gibilerdi. Ama tanrım, ben zaten yıkatma kararını verdikten sonra neden ön camıma sileceğin üzerine sıcakta kavrulmuş yavru kuş iskeleti koyuyorsun ki? Gerçekten arabayı yıkatmaya gidiyordum, "Artık arabayı yıkatırsın değil mi oğul!"ayarını vermeye gerek yoktu ki, işine karışılmaz tabi ama, haşa. Blog yazarken taş olmak hoş olmaz tabi. Tamam da neden herkes araba yıkatmak için öğlen bin derece sıcaklıkta sözleşmiş onu anlamadım. Ön camdaki kuş "beni ne zaman buradan alacaklar, fosilleştiğim zaman mı" dercesine bakarken 3. oto yıkama kabul edilebilir bir kuyrukla karşıladı beni. Aldıkları parayı sonuna kadar hak eden ve muhabbete dozunda giren oto yıkamacı gencolara buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Tazyikli suyunuz Çetin'e çok iyi geldi, yüzü gözü açıldı keratanın.

08 Temmuz 2011

Altı çıktı kaç kaldı ?

Uzun bir süredir blog yazısı yazmadığımın farkındayım. Bu boşlukta ne yapmışım diye en son yazı tarihi ile şimdiki arasına baktığımda bir intörn doktorluk geçirmişim. yani demem o ki blog boşluktaymışım gibi görünse de aslında dolu bir vakit geçirdim. Uzun süreli suskunluğumu yıllıkta kaleme almış olduğum kendi açımdan ve genel tıp öğrencilerinin bakış açısından tıp eğitimini özetleyen yazımla bozmak istiyorum. Buyrun:
Hazırlık: Atlamasam bilirdim.
Dönem I: Tıpta Saftiriklik Devri / Bilmediğim yaklaşık 10 düzine insan. Bir amfi dolusu. İnsanları geçtim amfiye de aşina değilim aslında. Sinemalardan bildiğim kadarıyla, biraz Aspendos biraz Perge gibi. Fakat bu kadar yaşıtla dolmuş amfi görmemiştim. Hepsine de aşine olmadığım aslında doğru değil. Yaklaşık 6-7 kadarı tanıdığım ya da hazırlığı atlayacakken tanıştığım insanlardı. Hazırlıktan muafiyet derken Eren ve Ertuğrul Beylerle tanışmaya vakıf olmuştum. Geri kalan şahıslara Antalya’dan aşinaydım. Aşina bey ve hanımefendilere doktor adayı sıfatı eklenmişti. Olbia diye bir yer varmış ve orada “pilarda” da oynanıyormuş havadisiyle eski mitolojideki adıyla Hayal’de devirdik bir sezonu Eren, Ertuğrul ve Hüseyin olarak. Istaka tuta tuta çürüttük baş ve işaret parmağı arasını, ince gördük ve kestik maskede kalan topları, bunun yanında pike çekmedik ve delmedik çuhayı. Her insanoğlu gibi Özge ve Pırıl’ın akraba olmadıklarını anlayamadık, öğrensek de anlamamakta direttik. İrem de bu devrede tanıştığımız bir insan oldu. Kendisi tanıştığımız ilk günde kendi vesikalıklarım üzerinden espri silsilesi yarattığımı hatırlamaktadır. Hayal meyal ben de hatırlıyorum. İlk komitenin gerçek bir sınav olduğunu idrak etmem uzun bir vakit alınca (bende “daha yeni geldik abi, ne sınavı ya” düşüncesi hakimdi) sınava hazırlıksız yakalandım ve tek baraj suyu altında kalışımı ilk komitede yaşamış oldum. Bizim aradaki sınavların adı vize değilmiş meğerse. Komite deniyormuş. Baraj yemek bunu idrak etmemde yardımcı oldu. Temel bilimlerin ilk pratikleri de tıp öğrencisi için beyaz önlük giymeler olsun, kurbağalar, ratlar, lam-lamellerle iç içe bulunmak olsun gerçekten sevindirici ve tıbbı sevdirici olmaktaydı. Fayanstaşım Sümeyye ile tanışmak da bu pratiklere nasip oldu. Ondaki ışığı fark etmem 1-2 pratik almadı. Zira kötü espri haznemi geniş olarak bilirdim. Orijinal kötü kelime esprilerinin SMA’dan gelmesi beni başlarda bir hayli şaşırtmıştı. Sonra alıştım. O böyle biriydi. Dönemce saklıkentte günübirlik gezme organizasyonu da taa bu dönemin kışında olmuştu. Seçmeli resim dersinde nü çalışmaları çok iyi reprodükte etmiştik. Ve dönem I sonlarında ise beklemediğim bir yerden gelen duygusallıklar hayatımda vuku bulmaya başlamıştı.
Dönem II: Tıpta Aydınlanma Devri / Tıpçılar dönem IIde temel bilimlerde ilerleyişlerini sürdürürler. Zamanla temel bilimlerin temelinden doruk noktasına ulaşırlar. Zilli sınavlarda masa etrafında adeta Afrika yerlilerinin ateş etrafında dönme ritüellerini andırırcasına dönerler. Kadavralara alışmışlardır ve onların yanında artık tüyleri diken diken olmamaktadır, keza formaldehiti bünyeleri artık daha az yadırgamaktadır. Bilgileri ezberlemeye, bir nevi kafaya çakmaya da yatkın hale gelmişlerdir. Artık “şu iki kemik arasından ne geçer?” sorusuna “bazı damar ve sinirler geçer.” yazan(ert), “enfiye” çukuruna “efenim” çukuru yazan(ben) zihniyet ortadan kalkmaya başlamıştır. Komite sınavlarına alışılmış, önemli yerlerin üstünü çizmenin ne kadar mühim olduğunun farkına varılmıştır.
Dönem III: Tıpta Steteskop Devri / “üçümüz de üçümüz, ortasında hastaneyedir göçümüz” dönemiydi. Morfoda hızlı bir şekilde yarım dönemle geçen preklinik evresi, sonunda büyük kalışların yaşandığı preklinik finaliyle taçlandırılmıştı. Ardından halk sağlığı, kardiyo, göğüs (alış sırama göre) olarak stajyerler 3 eşit parçaya ayrıldı. Sınıfın gruplara (pratikler dışında) ilk bölünüşüydü ve gelecekteki mini grupların habercisi gibiydi. Klinikte sözlü öncesi hasta hazırlama ve hasta başında sözlüyü yaşama vakti gelmişti. Dönem III bize, bize hiç yabancı olmayan Serkan’ın genellikle yanında bulunan Can Bilal’i kazandırmıştır. Cabla’nın beni arabayla alışlarından mütevelli üzerimdeki emeğini göz ardı edemem. Bana az benzin harcamadı sağolsun. Beni benzinle besledi. Başlangıçta yanımıza oturan ve darlamalarım sonrasında sessizce kalkıp giden Cabla, zamanla üzerimizdeki gözlemlerini tamamladıktan sonra muhabbetlere aktif olarak katılmaya başlamıştı. Kafasındaki gıcık Orçun’dan, ona karşı gıcık olmayan fakat başkalarına yine belki de gıcık gelen Orçun’a terfi etmiştim. Ona gıcık gelmemem onun için yeterliydi tabiki.
Dönem IV: Tıpta 4 Büyükler Devri / Dört büyük staja karşı metrekareye düşen bayan stajyer popülasyonunun oldukça yüksek olduğu staj grubumla birlikte hesaplaşma vakti gelmişti. Genel cerrahi ile başlayan bu serüven, pediatri ve kadın doğum ile sürmüş ve dahiliye ile son darbe vurulmuştu. Büyük stajlar kocamandı. İnsanın üzerine üzerine gelen bilgileri vardı. Ama tıp mentalitesi kazanmış sıradan bir tıpçı için doğru strateji ile patlatılmayacak bilgi dağı yoktur. F9 da olsa üstesinden gelinebilirdir, bütün bilgileri zipleyip kafaya atmak artık çok da büyütülmemelidir. Bu dönem yeri geldi tekilamızı aldık yanımıza. O gecelerin sabahındaki güzel kahvaltılar da tuzu biberiydi. Hatta tuzu, tekilası, limonu.. kahvaltı da biberiydi. Biberiydi. İnsan arka arkaya biberiydi dediği zaman “biberiydi” anlamını yitiriyor. Aslında Frank Ribery’di diyesim geliyor.
Dönem V: Tıpta Küçükler Devri / Küçük stajlar erkek egemen bir ortamda başladı. Bir dönem öncesi ile tezat şekilde takas sonucu bu gruba gelmiştim. İrili ufaklı birçok stajı tek celsede hallettik. Sırayla bu stajları yazmak şu an beni aşar. Yardım almadan yazanı alnından öperim. Ama alnında öpmeden önce alkollü pamukla şöyle bir silerim. Antalyaspor-Gurbetspor karşılaşmalarıyla formumuzu koruduk. Takım seçimlerinde güç dengesine önem vermemize rağmen bazen Baroerkil kadro dağılımlarının önüne geçemedik. Halı sahalarda görmek istediğimiz hareketler FC Meltemnazionale’nin kurulması ile devam etti.
Dönem VI: Tıpta İnterne Edilmişlerin Devri / Uzaklarda (orda bir intörn var uzakta…) lacivertleriyle görüp takip ettiğim intörnlerin gizemli dünyasına sonunda adım atmış oldum. Hatta neredeyse 7 ayı devirdim-intörncükler olarak hepimiz devirdik. Eskiden TVlarda çıkan sabah şekerleri intörnlükte bambaşka bir anlam kazandı. Çünkü artık kan şekerleri benden soruluyordu. Bu aralar şeker bakarken dilime “çayımın şekeri, gitarımın teli, yazımın sıcağı, kışımın ocağı…” şarkısı dolandı. Her intörnün kendine göre böyle bir ritüeli vardır, eminim. Artık tokalaşmak için bana bir el uzanmaya görsün, ya da bir bayanın elini tutar tutmaz hemen damarlarına bakıyorum ister istemez. Eğer damarlar belirginse rahatlıyorum, çünkü artık rutinler, kültürler benden soruluyor. “ne de güzel damarların var, senden bir hemogram göndermemi ister misin bebeğim?” menopozdaki teyzelerle artık çok iyi anlaşıyorum, gerektiğinde sürüntü almaktan ve sonuçlarını yorumlamaktan kendimi alamıyorum. Artık tansiyon aletinin “fıst fıst fıst fıst” sesini her duyuşumda aklıma Çalkaya geliyor, halk sağlığı sağolsun. Sağlam çocukları gördükçe mutlu oluyorum. Fakat çarşafı değişmemiş intörn odası görünce mutsuz oluyorum. Ya WC kağıdı da yoksa… Nöbet yorgunluğuyla kendimi ranzaya attığımda ranza yazıları ile keyifleniyorum. Fakat sık sık kafaya giren “daha TUS var ya” düşüncesi keyfimi kaçırıyor. Yine de sessiz intörn odasında küçük bir radyodan çıkan cıstak bir melodiyle insan rahatlıyor. İntörn zaten küçük şeylerden mutlu olmasını bilen lacivert insandır. Yoksa intörncükler doğal seleksiyona uğrarlar. Hele bir deyemek güzel ve şans eseri bol konmuşsa intörnün mutluluktan gözleri dolar. Bir de intörnlük başladığından bu yana 2-3 haftada bir geçirdiğim hastalanma periyotlarına artık son verebilirsem şahsım adına daha mutlu olacağım. Geçip giden tıp eğitimi için son bir beşlik yazmak istiyorum… Altı sene bittim sana / Beyaz önlük verdin bana / Şu steteskop da olmasa / Çekilmezdin tıp gibi / Ettin beni tabip gibi…

11 Ağustos 2010

Popçu saçı olsun mu abim ?

uzun süredir oldu yazı yazmayalı. yazma isteği çok fazla olsa da sıcakların bastırması insanı acayip şekilde mayıştırıyor. bunda Antalyalı mentalitesi de etkili tabiki. Antalyalı birey yaymayı sever, klimayı karşısına alır, göbeğini kaşıyaraktan ense yapar. bu vucüt pozisyonunda yeni çıkan yaz albümlerine bir göz gezdireyim demiştim geçen günlerde. pek bir beklentim yoktu, bu Türkçe popa güvenimin olmamasından kaynaklanmıyor, serdar ortaça beslediğim kinle de bir alakası yok, sadece bu aralar dillere pelesenk olabilen ve kulaklara da hitap eden basit ama hoş bir melodiye rastlamamıştım. oysaki birkaç yaz önce murat bozun çıkışıyla, hande yenerin hafif elektronik müzikleriyle, bengünün bağımsızlığını ilan etmesiyle, tarkanın "vay anam vay"ıyla, eski dost burak kut'un komplesiyle, tan'ın yıldızlar da kayarlarıyla kıpır kıpırdanmıştık. serdar ortaç ve demet akalın bile kulaklara batmamaya başlamıştı. şimdiki dönemdeyse yaprak kımıldamıyor. bir tek özgün'ün (ki hazzetmem kendisinden, ama şarkılarını düzenleyen iskender paydaş candır) "yana yana" şarkısı tatil moduna yakışacak gibi ilişti kulağıma. dedim hakkaten tek bu mu var, popçular boş durmamıştır yapmıştır bir şeyler herhalde, onların işleri de bu sonuçta dedim. baktım albümlere. tarkan'ıydı, tan'ıydı, yalın'ıydı, serdar'ıydı, hande'siydi çıkarmış, yapmış bir albümler, kısaca göz gezdirdim fakat hiçbirine ısınamadım. şarkılarından ziyade dikkatimi albüm kapakları çekti. "ne güzel albüm kapakları yapmışlar yahu vay anasını" şeklinde bir dikkat çekiş değildi bu. erkek popçular yaklaşık üç çeşit saç stilinden birini seçerek yola çıkmışlar gibi takıldı gözüme. 1.si kısa sıfır ya da üç numara kesilmiş saç stiliydi. bunun önderleri murat dalkılıç, soner sarıkabadayı vb. gibi görünüyordu. (başka örnek bulmak için popçu arayışına çıkmadım ;p) 2.si homojen şekilde diken diken saçlar olsa gerek. bunda başı çekenler ise özgün, yusuf güney vb. 3. saç stiliyse benim dikkatimi oldukça çekti zira şu piyasadaki her 4 popçudan 3ünden bu saç stili mevcutmuş artık. yanlar kısa, üstler önlere doğru gittikçe uzayan şekilde olan bu saç stilini kullananlar murat boz, tan, tarkan, yalın vb. olmak üzere zebilmiş. ben de bu saç stilinden görsel örnekler sunuyorum size aşağıda. son olarak "yıldızlar da kayar durmaz yerinde, solar güzelliğin kalmaz yüzünde, sensiz can verirkeğeğeğeğeğnnson nefesimdeğeğeğ bi yudum su vermeyeğeğeğ gelemez misiiin gelemez misin?" dizeleriyle sırtınızı sıvazlıyorum.