27.11.09

Kullanamadık

" Türk futbol kamuoyuna çok kırgınım. 56 yaşıma geldim, bu ülke maalesef beni hala kullanmayı bilemedi. Bana öyle küçük görevler atfettiler ki, ayıp ettiler. Bu adamı al götür bakalım bir yere . . . " yılmaz vural

22.11.09

i love this game

kepez belediyesi-antalya büyükşehir belediyesi(antalya derbisi) basketbol karşılaşması gişesinde:
-bilet ne kadar
-1 lira
-öğrenci ne kadar
-1 lira
-aaa eheheheh
insanın ver bakayım ordan bi 10 bilet diyesi geliyor.
geçen gece eve dönerken hüsot beyle kavşaktaki tükrük köftecimizde uykuluk yedim. ardından bakkalın önünden geçerken uykusuz aldım. uykuluk uykusuz kombinasyonu biraz aklımı karıştırmadı değil . . .
peki uykuluk nedir?
uykuluk hayvanın uykuluğundan yapılan kokoreçe benzeyen bir yiyecektir.
örnek diyalog:
-kolay gelsin usta, neyin var
-kokoreçim var, köftem var bi de uykuluğum var
-aaa uykuluk ne ki
-uykuluktan yapılıyor
-orası neresi ki
-uykuluğu . . .
ya uykusuz alırken bakkalda ne oluyordu?
24 saat açık olan bakkalımız dükkanın önüne çıkmış havaya bakıyordu. ben de baktım. oğlu ağacı buduyormuş. kafamı kopan dallardan koruyarak uykusuz aldım.

16.11.09

Morcivert

dam üstünde saksağan
gel bana bazı bazı
madem yüzme bilmiyon
niye çıktın ağaca

bahçelerde maydanoz
bu ne biçim morcivert
ben annemi çok severim
yaşasın yirmi üç nisan

geçen gün cabla tarafından dile getirilen 23 nisan şiirini dinlediniz...
-çoğu kişi biliyormuş bunu. ben bilmiyordum ve duyunca baya baya eğlendim-

5.11.09

Tır-araba-tır

bugün döner kavşağın ortasında sayın hüseyin beyin macerayı sevişine muavin koltuğunda şahit oldum. ortasında göbek bulunan kavşakta son dönüşümüzü yaptık, doğal olarak kırmızı ışıkla karşılaştık ve kalkış için kendimize uygun pozisyon almak üzere yavaş yavaş önümüzdeki araçlara yaklaşacaktık. fakat karşımızdaki araçlar 2 tane tır idi. aralarında dar bi boşluk vardı. önümüzde seyreden otomobil oraya girdi, tırların arasında en önde uygun pozisyonu aldı, hafif de burnunu tırlardan öne doğru çıkardı. derken hüseyin de "biz de girek mi oraya hö?" dürtüsüyle yavaş yavaş tırların arasındaki boşluğa sıfır yanaştı. "sıfır yanaştı" derken anlatmak istediğim sağ aynaya sıfır bir tır ve sol aynaya sıfır bir tır. ve önümüzdeki açı daralan bi açı, yani tırlar birbirine paralel değil. birbirimize bakıp "o ne lan, habaaov" diyesimiz gelse de yutkunduk anca. sağdaki tırın aynasına baktım, şoför amca bizi gördü. soldakini göremedim. aslında sorun yaratabilecek de soldakiydi. zira yol soldan daralıyordu karşıda, kalkarken önümüze kırabilecek potansiyel bi tırımız vardı!
ve beklenilen an.. yeşil yandı. soldaki tır da bizi görmüş olacak ki hafif sola yanladı, önümüzdeki kapanan açı paralelleşti. ama dümdüz sağa sola sıfır gitmek kasıcı bi iş tabi. hüseyin de bu topa girmedi ve yerinde kaldı. tırlar sağımızdan solumuzdan geçtikten sonra hareket ettik. trafikte bu pozisyona düşmek bi daha denk gelmez sanırım. bu adrenalini kaçırmayan hüseyin beye sonsuz teşekkürler ;p

31.10.09

Fiiti

"evet, çok hoş, beğendim.. saçların çok güzel, dudakların kırmızı.."
annemin "oğlumu beğendin mi" sorusuna, eve gelen 4 yaşındaki küçük kız-ki bu yaşı parmakla gösteriyor- bu cevabı verdi. o yaş grubu kız çocukları nedense bana hep sempati duyuyor. genelde bu çocuklar kız çocukları olmalarından dolayı uslu oluyorlar ve benim sevgimi kazanıyorlar. bunların üstüne o çocuk bir de zekiyse, onlarla rahatça ilgilenebiliyorum.
"sen burda naaapıyosuuun" diyerek tek başıma olduğum oturma odasına girdi. dizi izlediğimi söyledim. yanıma oturdu. "arkadaşlarını saysana" dedi. saydım. sonra o saydı. sonra "sadece erkekleri say" dedi. saydım. bazı isimlere güldü. "soyadlarını da söyle" dedi. söyledim. o biraz karmaşık geldi. dikkati dağıldı..
"benim arkadaşım ozan var. onun doğum günü vardı. pastası tavşanlıydı, benimki civcivliydi. onunki bags baniydi, benimki fiitiydi. onunki çilekliydi. ben kendi pastamı yemedim." dedi. "aaa hadi ya.çilek mi seviyorsun sen" dedim. "evet. çilek yedim ben. benim pastamda çilek yoktu sevmedim. ozanın bags baniydi, benimki fiitiydi." diyerek kendini tekrar etti. "anladım, ozanınki bags banili seninki tiwityliydi" dedim. "hayır, ozanınki bags bani, benimki fiitiydi" dedi. "mmm anladım, bagz bani ve tiviti" dedim. "fiiti fiiti. fiiti desene" dedi. "fiiti" dedim, yılların tivitisini fiiti yapınca istediği oldu. ona göre o civciv fiitiydi. ben yanılıyordum..
"senin yaşın kaç?" dedi. eliyle kendi yaşı olan 4ü gösterdi, ben buyum dedi. ben de ellerimle 10 gösterdim. "bundan 2 tane düşün" dedim. takıldı, bi süre mavi ekran gösterdi, error verdi. bi elimi gösterip 5 yaptım ve "bundan 4 tane düşün" dedim. jeton düşmedi. zaten ben de çocuğu yaşını aşan bi çarpmaya sürüklemiş olduğumu hemen idrak ettim. iki elimle 10 gösterip "bundan daha çok" dedim. yeteri kadar anladı..
tv kumandasını gösterdi. "burada 4 renk var. kırmızı sarı yeşil mavi. mavi trafikte yok." dedi. vay be dedim içimden. "doğru diyorsun. o zaman söyle bakalım bu kırmızı nedir?" "duruyoruz demek" dedi. yeşili sordum geçiyoruz dedi. sarıyı sordum. biraz duraksar gibi oldu. "bekliyoruz değil mi" dedim. "haaaayır, hazırlanıyoruuuz" dedi. yine yanılmıştım..
-senin kedinin adı neeee? diye sordu.
-kendy, dedim. duraksadı bi süre.
-senin kedinin adı neeee? dedi.
-kendy, dedim.
-sss,se,se, senin kedinin adı neeee?
-kendy, zor mu geldi söylemesi? dedim.
-ııı,sss,senin kedinin adı neeee?
-şeker kız! dedik..
3-4 yaşlarındaki kız çocuklarıyla diyaloglarım her zaman bol olmuştur, nedense beni beğenmişlerdir her daim. yeri gelmiş teknede elleriyle bana fıstık veren olmuş, yeri gelmiş "sen küçük bi doktorsun hihihi" diye laf atan olmuş, yeri gelmiş sahilde şişme atını kenara fırlatarak yanıma gelip bana resim yaptıkları olmuştur. bu çocukların beni sevme kriteri nedir? yoksa herkesle bu şekilde ilgilenirler mi? bunların cevaplarını bilmesem de uslu kız çocuğuyla muhabbet etmek kafa açıyor, insanı mutlu ediyor her koşulda. babay...

26.10.09

Dedemin oyuncağı (!)

evde toplu derbi maçını izleme aktivitesi sırasında devre arası olmuştur ve kanallar arasında gezinirken trt3te ismi "dedemin oyuncağı" olan programa rastgelinir. yaşlı bi dede ve etrafında çocuklar bir masa başına toplanmışlar, açık havada köy ortamında tahtadan bir şeyle uğraşıyorlar. aslında sadece dede uğraşıyor ve çocuklar gözlerine güneş girdiği için gözleri kamaşık-kuvvetle ihtimal kamera net çekebilsin diyedir bu oturma planı- ve canları sıkılık-öffleyen ve yüzüne konan sinekleri kovan çocuk bolluğuyla bu net olarak anlaşılıyor- şekilde dedeyi seyrediyorlar. dede baya bi kasıyo, o sırada müdahele ederek yardımcı olmak isteyen çocukların eli tornavidaya, çiviye ve bilimum alet edavata gidiyor. zira çocuklar dediğim gibi çok sıkıldılar, fakat dede çok mutlu ve "dokanmayın elinize batar" diyerek çocukların ataklarını ustaca savuşturuyor. sonunda salladıkça ses çıkaran bi şey yapıyor. yaptığında dededen gelen "işte oyuncah bu" cümlesiyle anlıyoruz ki tamamlanmış olan bi oyuncakmış o. çocuklardan biri gayri ihtiyari "dede, biz daha önce hiç böyle bir oyuncak görmedik" diyor, dede de cevabı yapıştırıyor "görün diye yaptım evladım".! dededen bir de nasihat geliyor "tepişmeden kavga etmeden teker teker oynayın". sonra kameranın karşısına çocuklar teker teker geçip o şeyi sallıyorlar ama çocukların sallama tarzları bizi yere yatıracak kadar güldürüyor. bu programcıların yaratıcılığı(!) beni günden güne şaşırtıyor...

2.9.09

Sohbet edilesi

başka insanlarda mevcut olan bir özellik midir bilmiyorum, orta yaşlı insanlarda muhabbet etme isteği uyandırdığımı düşünüyorum. tanımadığım bi kişiyle girdiğim her muhabbetin de bana ekstrem bi anı kattığını, mizahi ögeler barındıracağını tahmin ettiğim için başlayan muhabbeti sürdürmek yönünde eğilimim oluyor genelde. ki zaten dediğim gibi orta yaşlı insanlar olduklarından kelli terslenip muhabbetleri askıda bırakılmaz, ayıptır. bunlardan bir kaç kuble örnek vermem gerekirse:
1- burgazada yerlisi cin mustafa ile sohbet: saat gece 1 olmuş, ada meydanında çakırkeyif mustafa abiyle muhabbete tutuşmuştuk. parasının kalmadığını bize çıtlatarak bira almak için para istemeye eğilimli gibidir. "ben ada yerlisiyim, herkes bana alkolümü ısmarlayacak kaardeşiiim" modundadır. hepimizin karakter tahlilini yaptıktan sonra, "abi bizle beraber alkol istemeye gidilmez bak bize, saç sakal birbirine karışmış, sen şu ilerdekilerle beraber git büfeye, onlarla birlikte istersin" şeklindeki konuşmamın üzerine dediklerime hak verip yanımızdan uzaklaşmıştır. biz de o ortamdan uzaklaşmışızdır. haa bunun neresinde muhabbet derseniz, uzun sayılabilecek bi sohbetimiz oldu fekat karşılıklı diyalog halinde tam hatırlamıyorum ;p
2- karşıdan karşıya geçerken kel hayvansever ile sohbet: "hörgüç beni" klibi için mini sahnelerden birini bi köpeği çekerek gerçekleştirirken yanıma usulca bi bey yanaşır ve "hayvanları sen de seviyorsun değil mi?" diye diyaloğa girer.
orç-evet kedim var benim 1 tane
kel-benim de 16 tane. ama hepsi kısır
orç-!? hmm anlıyorum !?
kel-sokaktan alıyorum ben, besliyorum.. 10 sene bi insan besledim, sırtımdan bıçakladı. hayvanlar insanların yaptığı nankörlüğü yapmaz. hayvanları sevmeye devam et. hadi iyi günler.
orç-iyi günler..
3- denizde gübresever olmasına rağmen hakveren amca ile sohbet: en son yaşadığım ve beni muhabbet edilebilir insan görünümünde olduğumu iyi iyi düşündürten sohbet bu olmuştur. ahmet bey ile sabah saatlerine yüzüp ayılmaya çalışırken hep merak ettiğim bi konuyu -ki daha önce emir beyle de tartışmışızdır- ortaya attım: "ahmet ya şu keçiboynuzunu hep överler, bi yiyeceklerin içine koyup kullanılır hale getiremediler ha"
ahm-pekmezi var onun pekmezi. bi de ısırıp yiyoruz abi ya
orç-yok abi kaçımız ısırıp ısırıp yiyoruz, üşeniriz abi. gıdaya konulmalı
-gübre!! denizde yanımızda biten amca grubundan bıyıklı olandan çıkmıştır bu ses.-gübre yapılıyo ondan
ahmet ve orçun bi anlık duraksamadan sonra toparlanırlar.
orç-sağlık için çok yararlı olduğu söyleniyor fakat bi dondurmaya keçiboynuzu taneleri konsun, bi gofrete konsun, yok böyle bi girişim
bıyık amca-gübre yapılıyor onlardan baya.
başka amca-ısırıp yenir o ya, çok yararlı, kan yapar
orç-işte yararlı ama kimse yemiyor. karamel gibi fındık ezmesi gibi yapacaklar, herkes yeme alışkanlığı kazanacak. hem buralarda çok üretiliyor keçiboynuzu
bıyık amca-doğru diyon aslında bak. hiç kullanılmıyor. yense olur aslında. haklısın. doğru diyorsun
diğer amca-hakkaten bi sürü yemiş idi ottu yedirip duruyorlar yararlı diye, oysa keçiboynuzu önümüzde var, yemiyoruz. o ne idüğü belirsiz otlardan yiyeceğimize keçiboynuzumuz var. mate, rezene midir nedir neler çıktı ya
ahm-di mi abi, hint keneviri mesela
sessizlik..
ahmet sessizce-abi biz yavaştan uzayalım.. denizde küçük adımlarla uzaklaşırken artan mesafeyle beraber amcalardan gelen "gübre, keçiboynuzu, doğru diyo aslında" sesleri azalarak kayboldu..
daha birçok somut örneğini yaşadım, yaşattım. mesela eski yazılarımdan birinde güllük parkında ıspartalı yüzü kızarık amcayla yaşadığım bi diyalogu klavyeye almışlığım geliyor aklıma. güllük içinde "gül" kelimesi geçmesine rağmen ıspartayla alakasız bi yerdir, antalyayı bilmeyenler için de aklıma şu an gelen bu notu düşmek istedim. lütfen cümle içinden çıkarımlar yapıp kendinizi sonsuz anlamsızlıklara itip, googleda "güllük"ü aratarak çare bulma girişimlerinde kaybolmayasın. küçükken hep demezler miydi ki "parça sorularında kendi yorumunuzu katmayın"? hah işte ona benziyor bu ;p yazı sonunda nedense garip açılımlara girdim sevgili blog okuyucu, kusura bakma. sen benim yazımı oku, ister yorumunu kat ister çayına 2 şeker kat ve oku, beni ilgilendirmez aslında, nasıl okursan oku, yeter ki oku. sen oku, ben senin kapına gül koyayım a sevgili okur, can sevgili okur....

uykusuz

uykusuz
ben okuyorum , sen de oku

" Blog'un bu noktasına kadar baktığın için seni tebrik ediyorum, gel sarılalım . . . "