11 Ağustos 2010

Popçu saçı olsun mu abim ?

uzun süredir oldu yazı yazmayalı. yazma isteği çok fazla olsa da sıcakların bastırması insanı acayip şekilde mayıştırıyor. bunda Antalyalı mentalitesi de etkili tabiki. Antalyalı birey yaymayı sever, klimayı karşısına alır, göbeğini kaşıyaraktan ense yapar. bu vucüt pozisyonunda yeni çıkan yaz albümlerine bir göz gezdireyim demiştim geçen günlerde. pek bir beklentim yoktu, bu Türkçe popa güvenimin olmamasından kaynaklanmıyor, serdar ortaça beslediğim kinle de bir alakası yok, sadece bu aralar dillere pelesenk olabilen ve kulaklara da hitap eden basit ama hoş bir melodiye rastlamamıştım. oysaki birkaç yaz önce murat bozun çıkışıyla, hande yenerin hafif elektronik müzikleriyle, bengünün bağımsızlığını ilan etmesiyle, tarkanın "vay anam vay"ıyla, eski dost burak kut'un komplesiyle, tan'ın yıldızlar da kayarlarıyla kıpır kıpırdanmıştık. serdar ortaç ve demet akalın bile kulaklara batmamaya başlamıştı. şimdiki dönemdeyse yaprak kımıldamıyor. bir tek özgün'ün (ki hazzetmem kendisinden, ama şarkılarını düzenleyen iskender paydaş candır) "yana yana" şarkısı tatil moduna yakışacak gibi ilişti kulağıma. dedim hakkaten tek bu mu var, popçular boş durmamıştır yapmıştır bir şeyler herhalde, onların işleri de bu sonuçta dedim. baktım albümlere. tarkan'ıydı, tan'ıydı, yalın'ıydı, serdar'ıydı, hande'siydi çıkarmış, yapmış bir albümler, kısaca göz gezdirdim fakat hiçbirine ısınamadım. şarkılarından ziyade dikkatimi albüm kapakları çekti. "ne güzel albüm kapakları yapmışlar yahu vay anasını" şeklinde bir dikkat çekiş değildi bu. erkek popçular yaklaşık üç çeşit saç stilinden birini seçerek yola çıkmışlar gibi takıldı gözüme. 1.si kısa sıfır ya da üç numara kesilmiş saç stiliydi. bunun önderleri murat dalkılıç, soner sarıkabadayı vb. gibi görünüyordu. (başka örnek bulmak için popçu arayışına çıkmadım ;p) 2.si homojen şekilde diken diken saçlar olsa gerek. bunda başı çekenler ise özgün, yusuf güney vb. 3. saç stiliyse benim dikkatimi oldukça çekti zira şu piyasadaki her 4 popçudan 3ünden bu saç stili mevcutmuş artık. yanlar kısa, üstler önlere doğru gittikçe uzayan şekilde olan bu saç stilini kullananlar murat boz, tan, tarkan, yalın vb. olmak üzere zebilmiş. ben de bu saç stilinden görsel örnekler sunuyorum size aşağıda. son olarak "yıldızlar da kayar durmaz yerinde, solar güzelliğin kalmaz yüzünde, sensiz can verirkeğeğeğeğeğnnson nefesimdeğeğeğ bi yudum su vermeyeğeğeğ gelemez misiiin gelemez misin?" dizeleriyle sırtınızı sıvazlıyorum.

25 Mayıs 2010

Son -Beş-


aslında blog konsepti olmamasına rağmen enteresan geçen son bir haftamı klavyeye alasım geldi. öncelikle bu geçen haftanın 5. sınıfın son haftası olduğunu belirtmek isterim. koskoca 5 sene, aslında liseden uzun ama birçoğumuzun kanaati, çok hızlı geçtiğidir bu 5 senenin. neyse, ve son hafta acilen kallavi acil sınavına çalışmak stresi ile geçecek gibi başlıyordu. fekat sadece bu olmayacaktı. zira annem evde bence aşırı gereksiz olan boya badana ve parkeleri cilalatmak işlerine girişileceğini söyledi. "hayda!!" demeye kalmadan ustalar eve üşüşmüştü. kendi sığacağım yaşama alanları oluşturarak acile çalışmaya karar verdim. gündüz usta ve makine sesleri, akşam vernik kokularıyla kafayı bularak çalışmalarımı sürdürmeye çalıştım. 2 gece oturma odasında kısılı olduğum için orada yattım. çok çileler çektim ;p cuma günü geldi ve acil sınavlarını geçtik. o günden beri ağabeyimlerde kalıyorum. burada da minik patik hanım var. hayatımda gördüğüm en oyuncu ve en yaramaz kedi. hiç mi yorulmuyor anlamıyorum. oyun oynamasına izin veririm ama oyunları ısırmaya, aniden atlamaya ve tırmalamaya vurduğunda birkaç dakika sonra korkunç bir hal alıyor, sinir harbi yaşanıyor. sustan durdan anlamıyor. ve sonuçta odadan kovuluyor, buna beni mecbur ediyor ;p kısacası tatil gündüzleri uykumu alarak(dozunda uyumak güzeldir), uyandıktan sonra patik hanımla boğuşarak başladı. ha ama burundan nefes almamı imkansız kılan sinüzitimi es geçemem, tatille beraber bir sinüzittir gidiyor ya hayırlısı. 4 haftalık da olsa tatil yapmak güzeldir. gerçi insan kendini bir boşlukta hissediyor, yapacak bir şeyi yok gibi geliyor(düşününce acele bir şey yok en azından;p). emir beyin okulunun da 5i 6sı gibi bitmesi durumunda istanbul yolu bana gözüküyor yine bu tatilde (en sevdiğimiz insanlarla zaman geçirip kafa dağıtmayı başarabilmek güzeldir). başka da bir şey yok, amaçsızlık diz boyu. intörnlük için enerji toplamak olabilir belki bu tatilin özeti, tatil yapmadan özetini çıkardım bak sevgili blog okuru. sonrasında intörnlük, ondan sonra tus, anlamsız bi akıntıya düştük ya sıcak denizlere ulaşır mıyız bilemem. henüz sular buz gibi, orası kesin. görüşürüz umarım..

08 Mayıs 2010

Bütün C'lere (ben yazmışçasına)

"ilkokulda C sınıfında okuyanlar daha mı sevimli oluyordu ne. A sınıfındakiler hep biraz uyuzdu sanki. edalı halleri vardı A sınıfındakilerin. B sınıfındakiler çok sıkıcıydı hatırladığım kadarıyla. D sınıfı haylazlığa yatkındı ama A sınıfından B sınıfından iyiydi yine. E sınıfı hep biraz dışlanmışlar sınıfı gibiydi. Yangından son kurtarılacak onlar gibiydi hep. sınıfları da pisti. ama bence en fenası, hangi sınıf olduğunun bi önemi yok, misal ilkokula X sınıfta başlayıp, sonra bi şekilde Y sınıfına geçen, ve hatta mezuniyetini Z sınıfında yaşayanlar ise bu toplumun gerçek kurbanları, gerçek tiynetsizleri oldular zaman içinde." 22 nisan uykusuzun alpay erdemin yazısından bir bölümdü bu. 9. sınıfa kadar Cde okuyarak paralel duygulara sahip olmuşumdur, diğer Clilerle de bunu paylaşmak istedim. (diğer şubeleri tenzih ederim ;p)

18 Nisan 2010

İnan inan!

selam arkadaş. sülalecek tahtalı dağı'na gittik. tahtalı dağı antalyanın batısındaki ilçesi olan kemer'in çok yakınında, antalya'yı ve antalya'nın birkaç ilçesinin kuşbakışı seyredilebilindiği yüksek bir tepe(hatta nefes filmi çekilmiş burada). oraya teleferik yaptılar yakın zamanda ve böylece insanlar oraya çıkar oldu, etrafa bakar oldu. öyle oldu da n'oldu. hiç işte. ama manzara harika tabi. sadece manzara ama. safi manzara var aga. neyse, dönüş yoluna geçtik. yanıma mp3 playerı almamıştım. "aman ya bi şey dinlemeden, etrafı seyrederek giderim" demiştim kendi kendime. gidiş yolunda hafif tatil müzikleri gibi pop çalmaktaydı radyodan. fakat dönüşe doğru artık nasıl bi frekansa geçmişsek sirtaki çalınan müzik aletinin çalındığı enteresan müzikler başladı. 1 şarkı dinle 2 şarkı dinle 3-4.. garip müzikler devam ediyor. sağıma soluma baktım, herkes uyuklama modunda. normalde pek karışmam ama aşırı darlandım. kadim arkadaşım emir yargın'ın sıkılma triplerinden birine girerek (nereden aklımda yer etmişse artık, onun bi sıkılış tribi vardır aklımın bir ucunda her daim) öne atılıp "teyze dinlemiyorsanız değiştiriyorum kanalı" demeye yeltenirken, vücud pozisyonumu ona göre ayarlarken, radyonun cingılı girdi, cingıl "nırınınırııı nırırnınırıı nırırnıını(buradan radyo kanalını çıkarana benden toblerone) nırnınır nırırıı kral efem!(buradan sonra herkes bilir)" şeklindeydi. "zvoha! adamlar ne abuk şeyler çalıyor yahu" dedim içimden(sıkılınca garip efektler pörtler benden). cingıl sonrası nostalji şarkılar bölümü gibi bir bölüm anons edildi. neyse dedim sabır, türkçeye döndüler, en azından bildiğimiz dandik bi şarkıyı çalarlar en kötü ihtimal. hafif bi melodi girdi duyamadım. dijey, bi şarkıcıyı tanıtmaya başladı işte şurda şu yıl doğdu, müzik hayatına şu yıl başladı gibisinden. kim bu ya demeye kalmadan "kayahan" dedi çakal dijey. vay anasıı dedim hangi parçayı girecekler acaba. derken dinlemeye koyuldum. dijey yavaştan sustu ve şarkı baştan girdi. bi de ne olsun, hiç bilmediğim bir parça. ahahh kendi kendime şaka yaptım. tabiki benim bilmediğim bir kayahan parçası yok, bütün şarkılarını artık ezbere hatırlayamasam da şarkının akışlarını bilirim. neyse adamlar öyle bi şarkı girdiler ki. tahmin ettiğim en popülerinden bi melankoli ya da odalarda ışıksızım ya da sarı saçlarından sen suçlusun çalacaklarıydı. ama "sensiz olmaz ki" çaldılar. o da ne ki be diye suratını asma arkadaşım. gerçekten güzel şarkı her kayahan parçası gibi ;p güzel olmasında hemfikir olmasak da çok damar şarkıdır, onun arkasında dururum. dinlemeye devam ettim parçayı. vay anasını dedim, ben bunu el kadar çocukken, maksimum 6-12 yaş arasındaki psikiyatrik dönemlerden gizlilik dönemimde ezbere biliyordum. nasıl bi psikolojiyle büyümüşüm, bu şarkılarla nasıl büyümüşüm, hormonlarım nasıl salgılanabilmiş, vitaminle vücutta nasıl tutulabilmiş, ya da bunlar nasıl bilinç dışıma yerleşmiş, hangi hareketlerime yansımış şu an diye düşündüm. onu bi an geçtim, adam nasıl yazmış nasıl söylemiş bunları, 1 şarkı değil 2 şarkı değil, bu adam hala nasıl hayatına devam etmiş, bu adamın zamanında ağlamaktan gözlerinin önüne düşmesi lazımmış diye düşündüm ;p öyle kedere boğmuş ki bazı şarkıları. bu şarkının sözlerini de yazayım da kafanızda az çok yer etsin demek istediklerim: "Sensiz olmaz ki sensiz / Sana çok ihtiyacım var canım / Her solukta / Nolur anla nolursun // Sensiz olamam ki sensiz / Sensiz sevinçlerim solar sonra / Naparım ben / Nolur anla nolursun // Sen bilirsin ben halimi anlatamam / Beni bilirsin ben hiç seni aldatamam / Gözbebeğim sen benim herşeyimsin / Sen benim sevgilimsin // İnan inan / Sevemem kendimi / Zaman zaman / Senin kadar / İnan inan // Sensiz olmaz ki sensiz / Ben senin gölgen / Bedenim sen beraberken / Nolur anla nolursun // Sen bilirsin ben halimi anlatamam / Beni bilirsin hiç seni aldatamam / Gözbebeğim sen benim her şeyimsin / Sen benim sevgilimsin // İnan inan // Sensiz sevinçlerim solar sonra / Naparım ben / Nolur anla nolursun // Sana bir şey olsa ölürüm ben acılarla / Nolur anla nolursun // Ölüm bile ayıramaz bizi / Ölüm bile..." şaka maka bu şarkılarla büyüyerek hayatımda normal dışı hareketler içine girmemem mucize gibi geldi bana ;p (gerçi kime göre normal, neye göre normal) kadim dostum emir beyin beni işaret ederek söylediği bi söz vardır her zaman "kayahan dinliyordu bu küçükken." ne demek oglum bu, ağız burun dalmam mı oglum ben sana ;p şaka bi yana kayahan bey de sevgisini anlattıktan sonra nasıl inan inan diye ikna işlerine girmiş ya dağıtmış ortalığı darmaduman etmiş ahahh küçükken irdelemiyor insan bu kadar tabi papağan gibi ezberliyor, ama bi yere işlemiştir bunlar hafife de almamak lazım. neyse bu şarkıdan sonra nilüfer girdiler -ki hiç sevmem-, 3 hürel, cem karaca ve edip akbayram'la devam ettiler. onların gayet piyasa diyebileceğimiz parçalarını çaldılar. bunların sonucunda kral efem dengesiz bi efemmiş, onu farkettim. ayrıca dinlenecek bi yanı da yokmuş :D

28 Mart 2010

Zaman kazanma vol.3

sabah 06:15 gibi yatağa girdim. saatler 1 saat ileri alınmıştı yurt genelinde, benim odamdaki saat hariç. zira benim odamdaki saat tokyo saatini gösterir. sadece şakaydı. odamdaki saat 05:15i gösteriyordu. saat ileri alındığından dolayı kokoreççi bile 1 saat erken söndürmüş kömürleri, tükrük köftesi ya da kokoreç yerine çorbayla yetindik. tabi aslında 1 saat erken kapatmadı, normal saatinde kapattı ama saatini ileri aldığı için bize göre 1 saat erken kapattı. biz adapte olamadık bu 1 saatlik zaman kaybına diyebiliriz. güneş doğuyor gibiydi, kafayı koyduğum gibi uyumuşum. kedinin "mauvv"larıyla uykum ara ara bölünse "şşşşt geh üstüme yavrum" telkininde bulundum ona ve de pek sallamadım. fakat öğlene doğru çemkirircesine "meauvv!!" yapınca öğğff dedim ve tek yarım gözle saate baktım. saat 11:45i gösteriyordu. vuuu dedim bi elamet koparcasına, 1e geliyo ya saat, kalkayım artık dedim. kalktım bi baktım tuvaletteki -lavabodaki ahah- saat de 11:45i gösteriyor. orada anladım ki annem bütün saatleri 1 saat ileri almış. hayatımda 1 saat kaybettiğimi düşünürken 1 saat kazandım. aslında toplamda 1 saat kazansam da psikolojik olarak 2 saat kazandım. nası oldu ben de anlamadım ama 2 saat kazanmış mutluluğu geldi. çatır çatır yerim ben bu 2 saati dedim. çatır çatır geçti 2 saat ve bu saatlere geldik, hey gidi vay. aga aslında 1 saati yedim ben ya. gerçekçi olup, coşkuya kapılmayıp, çatır çatır 1 saati yemeyi düşünmek yerine 2 saat yemeyi düşününce 1 saat harcadım görüyor musun dostum. bu mutlu gibi görünüp hazin biten öykünün üzerine düşününce 2 tane zaman kazanma hikayesi daha tarihe not düştüğüm geldi aklıma. ama nereye not düştüğümü bulmak biraz uğraştırdı. hatta emir bey mi not düşmüştü acaba diye düşünmedim değil. en sonunda emir beyin bir yazısına yorumum olarak buldum bu eski duble zaman kazanma hikayesini. gelin hep beraber okuyalım bu yorumumu, kısa ve öz: "1 saat kazandığımız günün -ki düğün günü oluyor- akşamında, fırat beyin sana saati sorması üzerine geçen diyaloglar silsilesi üzerine 4 dakika kazanmamız ve buna içten içe baya bi sevinmemiz :D" evet böyle okuyunca hiç bir şey anlaşılmadı, farkındayım. açıyorum. ilk 1 saat kazanma hikayesi, odada kalan 5 erkekten 1inin saati 1 saat ileri olarak yanlış okuması ve geri kalan erkeklerin de saatlerine bakmasına rağmen o şekilde görmesi, herkes ayıldıktan sonra saati doğru okumamızla zaman kazanmamızdan ibaretti. 4 dakika kazanma hikayesi ise, saat kaç sorusuna emir beyin "tahmin edin", fırat beyin tahmini üzerine de "2 yaklaşık" demesinden sonra gerçek saatin 2 eksik olduğunu söylemesi şeklinde kazanılan 4 dakikayı içeriyordu. yakın tarihin en iyi zaman kazanma hikayesi bu 4 dakikalık zaman kazanmadır bence. bu kadar konuşmamın üzerine lisede onur beyle oluşturduğumuz tekerleme geldi aklıma ve bununla yazıyı bitirmek istiyorum: (şöyle bir şeydi yamulmuyorsam) "namazcı ramazan, ramazan namazı ezanı ne zaman?" baybay

25 Mart 2010

Doyurma geleneği

dün - dersler bitti, asansöre yanaştık. yaklaşık 2 saatlik bi süre vardı halı saha maçına. karnım çok acıkmıştı. fakat maç sırasında yediklerin ağza gelip 5. dakikada tıkanmamak için -reflüden öte bir olgu- tıka basa karnımı doyurmamalıydım. son dersten önce atıştıran diğer arkadaşlar benim "alt katta pide yiyelim, lahmaacun yiyelim olm!" teklifimi serin kanlılıkla karşılıyorlardı. oysaki benim beklentim benim gözümdeki kıvılcım ile büyük bir ateş oluşturmak, o ateşi ateşten gelen bi lahmaç ile taçlandırıp söndürmekti. ama yılmadım. delüğanlıları darlamaya başladım. biliyordum ki sağlıklı bir türk erkeği, 1 saat içnde kallavi bi yemek yemediyse, iyi pişmiş bir et yemeğine gerekli ısrar edildiği takdirde hayır diyemezdi. aslında eren bey de lahmacun talebine olumlu bakıyordu. "off abi şöyle 1 lahmacun yeriz hem pek tıkamaz maça kadar sindiririz. ya da abi kaç gündür diyoruz şuranın döneri harika yaa diye ondan mı yesek daha 2 saat var maça zaten ya, ya da bi çorba mı içsek ya hafif şöyle mercimek çorbası. abi ya da ....." şeklinde halı saha öncesi yemek mekanlarına adım atmamızı sağlayacak konuşmamı müthiş bir iştahla yaparken yakınımızda bulunan kavruk tenli zayıf teyze söze girdi "amaaan senin garnın çok mu acıkmış, hep bu konuşii ya" dedi. dedim "evet teyze yaa çok acıktım dersten çıktık zaten". "vallaha evim yakında olsa sizin karnınızı doyururdum çocuklar o kadar içimden geldi vallaaa". "yok teyzem sağolasın yeriz şimdi bi şeyler ya başımızın çaresine bakarız, ev nerde?" dedim. "kepezde yavrum ya şurda olsa ev hemen bi çorba neyin katardım, olmadı bi çay demlerdim kahvaltılık bi şeyler hazırlardım. ah bi karınız olsaydı evde hazır bi aşınız olurdu yavruum" dedi teyzemiz. güldük ve vedalaştık teyzeyle..
bugün - pratik bitmiş, yemekhane yolu bize görünmüş, ilk aşama olarak asansöre binmiştik. dedim "hüseyin agaa, ben çoh acıktım yaa, ne yemek vardır acaba. şöyle bi karışık kızartma olsa yoğurtlu olandan ya da kuru fasulye pilav mı olsa ama geçen gün çıktı ondan ya, abiiii çok acıktım haaa, güzel bi şey vardır umarum yaaa.." derken kafamda ve omzumda hafif darbeli seven bir el hissettim. döndüm bi baktım dünkü kavruk zayıf teyzemiz beni seviyor, "anaam sen yine mi acıktın he. yandan kızarma fasulye sesi geliyor, kim bu dedim bi baktım bizim oğlan hehehe". şaşkınlığı üzerimden attıktan ve güldükten sonra "çok acıktım yine teyze ya, dersten çıktık" dedim. teyze, dünkü tanışmamızı dün yanımızda olmayan bi kız arkadaşa hızla anlattıktan sonra bana döndü tekrar "vala yanımda da yedirecek bi şey yok. ha bi tek lolipop var ister misin yavrum" dedi. "yok teyzem sağolasın biz şimdi yemekhaneye gidiyoruz doyarız zaten orada sağol" dedim.
yarın öbür gün - teyze bana bi tepsi börekle gelirse şaşırmam, şaşırtırım yıh yıh

15 Mart 2010

Benim neyim eksik agaaa

Bu başlık arkadaki Murat'ın sahibinden gelsin . . .

07 Şubat 2010

Kocasını domestosla yıkayan kadın

geçen günlerde annemin dikkatimi çektiği haberi buldum ve ondan bi kuble paylaşmak istedim :
"Ankara 5’inci Aile Mahkemesi’nde geçen hafta görülen duruşmada tanıklar dinlendi. F.K.’nin kız kardeşi G.K.(elti;p), “Bir gün ağabeyim bize geldiğinde gözleri kızarmıştı. Ne olduğunu sorduğumda, ‘Banyo yaparken karım başımdan aşağıya bir şey döktü, gözlerim ve vücudum yandı. Ne olduğunu sorduğumda karım, ‘Domestos’la yıkıyorum mikropları öldürüyor’ dedi’ yanıtını verdi. Yengem temizlik hastasıdır, bu yüzden evine kimse gitmez. Gittiğimizde sürekli temizlik yapar koltuklara kimseleri oturtmaz” dedi. Duruşma karar için ertelendi." ahauhauh ulan domestos sen adamı yakarsın ha ehueuhe üzücü bişi tabiki 5 yıllık evlilik için ama domestos konsepti baya komik ya . .

24 Ocak 2010

Efes sonrası

efes pilsen basketbol oyuncularıyla fotoğraf çektiriyorduk. birçok oyuncu gelmişti, başka kim kaldı diye düşünürken sadece "kaya peker" olduğunu anladık. fotoğraf çektiren kitle "kaya peker gitmiş" haberini alıp kafalarını öne eğdi ve arkalarına dönüp gitmeye başladılar. biz de aynı şekilde en arkada hareket ederken gençleri kekleyesim geldi ve "kaya geliyo!!!" diye bağırdım. herkes döndü baktı. "dikkat et de başına düşmesin!" diye bi ses geldi. ve karanlığın içinden o sesin sahibi göbekli özel güvenlik görevlisi çıktı. abartmadan, dozunda güldük . .

18 Ocak 2010


Otobüste gidiyordum. Vasıta sıkıntısı, kalabalık...
Günlerden beri kafamdaydı zaten. Bacanağın Murat'ını düşündüm.
Nasıl da rahatladı bacanak, Murat aldığından beri...
Dört tekerleği de disk frenli. İçi ferah. Motoru da güçlü mü güçlü.
Geçen gün oturup hesapladık, yılda 15.000 kilometre yapsa, yağıyla, benziniyle, bakımıyla; Murat'ın günlüğü 11 liraya geliyor. Rahatlığı, güzelliği, güvenliği de cabası !
Epey düşündüm. Şart oldu artık...
Ben de bir Murat alacağım !

Murat almak şart oldu !