05 Kasım 2011

Ne tecil ama?

"Pardon ne kuyruğu bu?" sorusunu sorduğumda "Vallaha ne kuyruğu olduğunu bilmiyorum, kuyruğa girin dediler girdik." cevabını aldığımda bazı işlerin günlük hayattaki gibi olmayacağını anlamakta gecikmedim. Sonuçta askeri sistemin işleyişi hakkında oradan buradan benzer şeyler hep duymuştum. Emre itaat etmek gerekti. Alt tarafı tecil işlemlerimi halledene kadar bu düzene uymam gerekiyordu. Velhasılkelam ben de girdim sıraya. Şubeden içeriye kuyruk oldukdan sonra almaya başladılar. En azından girebiliyorum diye sevindim zira önceki gelişimde henüz saat 14:30 olmasına rağmen "bugün git yarın gel" muamelesi görmüştüm. İşlemlerimi o gün içinde halledebilirim umarım temennisiyle girdim içeriye. Komutan, -bağırmaları ve emir vermeleriyle o kişinin komutan olduğunu düşünüyorum, zaten pek rütbe bilgim de yoktur, pırpıra bakarak rütbe belirleyemiyorum, kaldı ki takım elbiseliydi bu beyefendi- kimsenin ayakta kalmamasını buyuruyordu. Yoksa işlemlerimiz yapamayacakmışız. Herkes kenarlardaki banklara yerleşti. Komutan gerekli açıklamaları yapacağını söyledi. İyi de herkesin işi farklı, kime gerekli açıklamayı yapacak, bu açıklama acaba nasıl bir açıklama olacak endişesi kapladı içimizi. İçimizi diyorum, çünkü bankta oturan herkes yapılan söylemler sonrasında birbirlerine çaresiz gözlerle bakıyorlardı. "Bırakın beniiii" diye çıkışa doğru koşsan bacağına sıkarlar gibi bir ambiyans oluştu zaten. Diyorum içimden, yanlış işlem yapılıp beni askere almasınlar. Zira soru da soramıyoruz, nereye yönlendirirlerse he diyecek durumdayız. Neyseki anksiyete dolu birkaç dakikadan sonra komutan tecil için bekleyenlere bir form dağıtacağını söyledi. Formlar ellere dağıtıldı, lakin kalem yok. Belli bir süre içinde doldurup toplanacaksa yetiştiremeyebilirim kalem işini halledene kadar diye düşünürken (tanrım ne hallere düştüm), 4 yıllık mezunların form doldurmamasını söylediler bu sefer. Elde boş form beklerken "4 yıllıklar içeri sol tarafa girsin, sağda otursun beklesin" dedi komutanımız. Kalkacakken soru dolu gözlerle bir baba ve oğul bana bakıyordu. Bi soru sormak istediler, tabi buyrun dedim. Şimdi oğlan üniversite son sınıftaymış, birkaç dersi kalmış vermesi gereken, acaba tecil yaptırması gerekiyor muymuş? Dedim ki "Okul ile ilişkisi kesilmediyse tecile gerek yok, öhmm öhmm". "Ama" dediler "bizim çocuk 3 yıldır kalmış olacak ve okuldan atılmış oluyor sanırım bu durumda" . "E onu bilemeyeceğim artık sorun o zaman" derken ben ayaklandım ve içeri girmeye yeltendim. Komutanla ayakta teke tek oynadım. "Nereye?" dedi, dedim "4 yıllık mezunlar girmiyor muydu?" "E niye ben söyleyince girmedin" dedi, dedim "arkadaşlar bir şey sordular, onu yanıtladım(te allaaam)" "Tamam gir içeri sola, sağda otur bekle" dedi. Biliyorum dedim(içimden) ve girdim içeriye. Orada da doğru yere oturmadığımızı bir yarım saat sonra öğrendik. Başka işlemin oturaklarında oturuyormuşuz 4 yıllık tecilciler olarak. İşlem sırası geldi ve elimdeki tahminimce istenecek bütün belgeleri verdim, zira "gerekli belgeler" diye hiçbir net açıklama askeriyeden verilmiyordu. İşlemi yapan bayan tıkır tıkır ilerlerken, bir yandan da "İşleminiz tamamlandı, mevcut teciliniz 2 yıllıktır." cevabını almayı bekledim. Lakin resmi işler öyle süründürmeden kolay tamamlanmıyor. Nüfus cüzdanında sorun olmasın diye onu bile yenilememe rağmen mezuniyet belgesinin aslını getirmemem işlem yapıcı bayanın dikkatini çekti. "Bunun aslı nerede?" dedi, "Bunun aslı evde de bu ASLI GİBİDİR." dedim. "İyi de bunun aslı lazım" dedi, "Ya adam gibi şunlar lazım diye yazmıyorsunuz ki yahu" diyemedim. "Eee napacaz?" dedim. Bir süre sessiz bir bekleyiş yaşadık. Bu sessiz bekleyişlerde işlemci bayan bilgisayar monitörüne bakarken, biz onun neye baktığını göremeyiz. Resmi işler böyle. Sessizliği o bozdu. "Eee napalım seni?" Bilmiyorum, atsan atılmaz satsan satılmaz diyecekken, "Ben senin işlemlerini geçici olarak hallediyorum, verem savaşa ve Karpuzkaldırana 3 gün içerisinde saat 15:00te muayeneye gidip geldikten sonra onu da getir tamam mı?" dedi. İçimden ahhh bee bugün bitmedi işler diye düşünürken oldukça çaresizdim. Zaten saat de bekletmeler sonucu 15:00i bulmuştu. Verem savaş sonucunun da röntgen çekildiği günden bir gün sonra alındığını düşündüm ve bir günü karpuzkaldıran artı vereme vermek gerektiğini anladım. Şubeye ancak 2 gün sonra geri gelebilirdim. İşler gittikçe uzuyordu anlaşılan... 
2. gün Karpuzkaldırana geldiğimde saat 15:00ti. Kapıda duran askere tecil için geldiğimi belirtip içeri girecekken, "üç buçuk dört gibi gel" cevabını aldım. Dedim "üç buçuk mu, dört mü?" "üç buçuk dört gibi" diyerek belirsiz cevabını tekrarlamış oldu. Okurken daraldığını hisseder gibiyim ama ben bunları yaşadım. Bir de bu açıdan bak. Oyalandıktan sonra "üç buçuk dört gibi" tekrar Karpuzkaldıran önüne geldim. Muayene sırasının gelmesi 17:30u buldu. Muayene ise 1 dakika sürdü sürmedi... 
3. gün artık evraklarımı tamamlamış ve tecile hazır bir şekilde askeri şubeye saat 10:00da vardım. Kapıda gene içeriye almadılar ve bekle dediler. Beklerken benden başlayan yaklaşık bir 15-20 kişilik kuyruk oluşturduk yarım saat içinde. Derken kapıdaki askerden şöyle bir sesleniş geldi "Arkadaşlar, öğleden sonra geliyorsunuz!" İçimizden laaaan diyerek dağlara taşlara haykırasımız gelse de yutkunduk. Öğleden sonra geldim ve içeri girmeyi başardım. İşlemlerime yine aynı bayan bakıyordu. İçeride yine hatrı sayılır bi süre bekledikten sonra beni çağırdı. İşlemci bayan "Ya niye böyle yüzün asık, enerjin düşük, hayata atılacaksın canlan biraz." dedi. "Yaa şu tecil işlemleri bi hallolsun, o zaman yüzüm nasıl gülecek kim bilir, üç gündür bununla uğraşıyorum yahu" dedim. Karşılıklı tebessümleştikten sonra atantığımın haberini verdim (önceki muhabbetimizde merak ediyordu), benim adıma sevindi. Kısa süreli muhabbet sonucunda tecil işlemlerimi halletti ve askerlik durum belgemi takdim etti. Bende 3 gün süren bu işlemler kimi arkadaşlarda 1 gün, kimi arkadaşlarda "sistem yok, başka zaman gel" gibi ertelemelerle 3 hafta sürmüş. Şimdi bunlar kader kısmet meselesi senin anlayacağın, alnında ne yazıyorsa o :D

29 Ağustos 2011

Çetin muayenede

Yine mi taşıt konulu bir yazı! Bir batağa girdi çıkamıyor! Yaratıcılığı körelmiş bunun! diyenleri duyar gibi olsam da bu yazıyı yazmaktan kendimi alamıyorum. Ama bundan sonra farklı konularla devam edeceğimin güvencesini veriyorum. Kliması soğutmayan, frenleri inleyen, sol arka cam düşmemesi için kağıtla tutturulmuş vaziyette, tatile gelmiş Emir Bey ve diğer arkadaşlarımıza bu şekilde konforsuz seyahatler sunmakta olan arabam Çetin'in son muayene olması gereken tarihten 2 ay ileride olduğunu gördüm. Sözün özü genel bir bakımdan geçmesi gerektiğini o bana adeta haykırıyordu. Götürdüm her zaman gittiğimizi öğrendiğim bir yer olan oto bakım bayisine(Turgut). Bir gün süren çalışmalar sonrası araç muayeneye hazır hale geldi. Klima canavardı. Camlar otomatikliğin tavan yaptığı yerdeydi. Frenler pek tutmuyordu fakat bunun bu şekilde birkaç gün süreceğini söylemişlerdi. Sonrasında aracın LPG sızdırmazlık muhabbeti de iki günlük vaktimi aldı. Derken beklenen gün geldi ve araç muayene istasyonu tüvtürke internetten randevu alaraktan gittim. Birkaç evrak işi olacağını düşündüm ve arabayı ters parkederken camdan "Orçun!" diye seslenen koltukaltındaki gazeteyle birlikte Fethi'yi gördüm. Bir hayli şaşırdım. Fethi işlerin 2 saat gibi alacağını söyledi, randevu vaktinde giremeyeceğimi, burasının Türkiye olduğunu hatırlattı. Tüvtürk günümüzü feyste geçen diyalog ile özetleyerek bitirmek istiyorum.
Orçun - Dünya ne kadar küçük değil mi Fethi? Kim derdi ki döşemealtı tüvtürkte (tüv?) karşılaşacağız? Benim sınıfta kalan fren işlerini Turgut Oto tekrar halletti. Umarım senin egzoz işi de yolunda gitmiştir, geldiğimde ortalarda yoktun. Gazeteni okuyabildin mi bilmiyorum. Yolun açık olsun. Uzun yol dostu Orçun...
Fethi Can - ‎Orçuncum,
Ufak arbedelerin de eksik olmadığı keyifli bir muayene geçirdim. Sorun çıkmadan halloldu. Turgut Oto ile olan güven dolu ilişkiniz bütün kullanıcı ve bayiler arasında olması gerekir diye düşünüyorum. Gazeteyi okumak için isteyen emekliden geri alamadığımdan dolayı okuyamadım ama ziyanı yok, sonuçta biri okudu. Tüv'ün açılımını öğrendim : Technischer Überwachungs-Verein, türkçesi Teknik Gözetleme Dernegi.
Esen kal Orçun, seninle karşılaşmak güzeldi. Yolun da açık olsun farın da...

18 Temmuz 2011

Beni taşı

"Ustam borcum ne kadar?" dediğimde "2 lira" cevabını aldım bisiklet tamircisinden. Beklediğim düzeyde bir cevaptı, bu yüzden bozukluklarım hazırdı. "Buyrun" diyerek bozuklardan oluşan 2 lirayı uzattığımda "Hep bozuk veriyorlar ya!" diye sinirlendi. "Lan arkadaşım, 2 lira diyorsun, ne vereyim lan!" derken içimden "5 lira vereyim mi?" cümlesi çıktı benden. "Ver ver" dedi. Demir paralar yüzünden isyan eden insan türü ile de tanışmış oldum. 1-2 km sonra arka tekerin inmesiyle birlikte yakında bisikletçi vardır heralde düşüncesi kaplasa da beynimi, bu düşünce çok uzun sürmedi zira memleketimde bisiklet kullanıcısı mı vardı ki, tamircisi her köşe başında bulunsun? Bisikleti elimde taşımak suretiyle tekrar isyankar bisikletçime vardım. Bir 2 lira daha istedi. Bu sefer bozuk verdim. Zaten sıcağın böğründe yürümüşüm, çekemem bisikletçi afrasını tafrasını. Neyseki arada sırada lastiklerine hava istese de pek sorun çıkarmıyor eski bisikletim. Yaklaşık 4-5 vites değişimine olanak verse de bunu hoş karşılıyorum. Özellikle arkadaşım, bisiklet dostu Onur Beyin yaşadıklarından sonra... Onun bisikletçisi de az isyankar değilmiş, sorduğu "Bu bisiklete sadece biniyor musun?" sorusundan bunu anlayabiliriz. "Arada sırada hiç bakım yaptırmadın mı hayvan herif?" anlamına gelen bu soru üzerine, zincirin komple değişmesi gerektiğini belirtmiş olan bu bisikletçi, zinciri dediği gibi komple değiştirmesine rağmen zincirin zorlu koşullarda atmasına derman olamamıştır. Yokuşta zinciri atmış bisikletini ters çevirerek elleri simsiyah olması bahasına uğraşan arkadaşım hala gözlerimin önünde. Durdukyere selesi kalkıyor Onur'un, buna değinmek bile tatsız. Bisiklet tamircilerine sesleniyorum: Kendinize biraz çekidüzen verin, arabalara ve yayalara teğet geçerken bizi yarı yolda bırakmayın...
Gündüz, araba koltuğuna oturduğumda sırtımdan ter boşalmasını önleyecek bir teknoloji arıyorum. Antalyada yaz güneşi altında saatlerce beklemiş bir otomobil için bunu gerçekleştirmek zor olsa da, 2011 yılındayız artık bunu da ben düşünmemeliyim değil mi? Otomotiv sektörüne sesleniyorum: Ayağınızı denk alın, Antalyada öğle vakti test sürüşüne bekliyorum hepinizi, hem erimiş asfalt da görmüş olursunuz...
Sanırım bir tane karpuzlu sakızı bir orta boy karpuz kullanarak yapıyorlar (meyve oranı hacmen %100000). Nasıl yoğun bir tattır bu arkadaş, salyam klavyeye akıyordu az daha...

12 Temmuz 2011

Beni yıka

Ön kolsoldaki toz birikintilerini ben de görüyorum tabiki. Dikizden arka camı görmekte zorlanıyor, hızlı oturmalarda genzime benim de partiküller kaçıyor, paspastaki sap saman tanelerinin nasıl ne zaman geldiğini ben de merak ediyorum. Ama kibarlık timsali hanfendilerin adetlerindendir sitem etmek: "Araban çok pis Orçuun!" E biliyorum. "Ay eviniz çok sıcaak!" "Öf şofbeniniz ayarlanamıyor, duş alamadım." "Odanızın ışıkları çok loş" "Ay klimalı odanız çok soğuuk" Evet! Kimisini aylardır, kimisini yıllardır ben de biliyorum. Ama o tam da öyle değildir. Ev sıcaktır, eviniz değildir. Şofben dandiktir, benim uzvum gibi bende kusur bulma, şofbenin deme. Zira "Şofbenine bi şey söyle yaaa!" elektriği alıyorum ben o cümleden. Odanın ışıkları loştur, ampul patlamıştır takılamamıştır, siteme boğma bünyeyi. Araba da pistir. Araban pis diyerek bana sorumluluk yükleme, iş kitleme. Biliyorum bak sen de bir gün gel arabayı yıkatmaya götür. Üretken gel bana. Eve kombi getir mesela, hayır demem. Yalnız annemin bembeyaz pantolonunun arabanın koltuğuna oturduktan sonra sararması gerçekten hoş olmadı. O konuda hemfikirim. Arabanın kiri bazen bu kadar somut örneklerle kendini belli edebiliyormuş. Parmağı arabanın kaygan bir yüzeyine sürtüp toza bakarak "baaaak kirliii"den bir adım öteye geçmiş olduğumuzu bu şekilde gark ettim. Burdur yolunda yarım santimetre asfalt tabakası ve ona yapışmış bilimum mıcırla kaplanmış lastikler de "bana tazyikli su sıkın olm" der gibilerdi. Ama tanrım, ben zaten yıkatma kararını verdikten sonra neden ön camıma sileceğin üzerine sıcakta kavrulmuş yavru kuş iskeleti koyuyorsun ki? Gerçekten arabayı yıkatmaya gidiyordum, "Artık arabayı yıkatırsın değil mi oğul!"ayarını vermeye gerek yoktu ki, işine karışılmaz tabi ama, haşa. Blog yazarken taş olmak hoş olmaz tabi. Tamam da neden herkes araba yıkatmak için öğlen bin derece sıcaklıkta sözleşmiş onu anlamadım. Ön camdaki kuş "beni ne zaman buradan alacaklar, fosilleştiğim zaman mı" dercesine bakarken 3. oto yıkama kabul edilebilir bir kuyrukla karşıladı beni. Aldıkları parayı sonuna kadar hak eden ve muhabbete dozunda giren oto yıkamacı gencolara buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Tazyikli suyunuz Çetin'e çok iyi geldi, yüzü gözü açıldı keratanın.

08 Temmuz 2011

Altı çıktı kaç kaldı ?

Uzun bir süredir blog yazısı yazmadığımın farkındayım. Bu boşlukta ne yapmışım diye en son yazı tarihi ile şimdiki arasına baktığımda bir intörn doktorluk geçirmişim. yani demem o ki blog boşluktaymışım gibi görünse de aslında dolu bir vakit geçirdim. Uzun süreli suskunluğumu yıllıkta kaleme almış olduğum kendi açımdan ve genel tıp öğrencilerinin bakış açısından tıp eğitimini özetleyen yazımla bozmak istiyorum. Buyrun:
Hazırlık: Atlamasam bilirdim.
Dönem I: Tıpta Saftiriklik Devri / Bilmediğim yaklaşık 10 düzine insan. Bir amfi dolusu. İnsanları geçtim amfiye de aşina değilim aslında. Sinemalardan bildiğim kadarıyla, biraz Aspendos biraz Perge gibi. Fakat bu kadar yaşıtla dolmuş amfi görmemiştim. Hepsine de aşine olmadığım aslında doğru değil. Yaklaşık 6-7 kadarı tanıdığım ya da hazırlığı atlayacakken tanıştığım insanlardı. Hazırlıktan muafiyet derken Eren ve Ertuğrul Beylerle tanışmaya vakıf olmuştum. Geri kalan şahıslara Antalya’dan aşinaydım. Aşina bey ve hanımefendilere doktor adayı sıfatı eklenmişti. Olbia diye bir yer varmış ve orada “pilarda” da oynanıyormuş havadisiyle eski mitolojideki adıyla Hayal’de devirdik bir sezonu Eren, Ertuğrul ve Hüseyin olarak. Istaka tuta tuta çürüttük baş ve işaret parmağı arasını, ince gördük ve kestik maskede kalan topları, bunun yanında pike çekmedik ve delmedik çuhayı. Her insanoğlu gibi Özge ve Pırıl’ın akraba olmadıklarını anlayamadık, öğrensek de anlamamakta direttik. İrem de bu devrede tanıştığımız bir insan oldu. Kendisi tanıştığımız ilk günde kendi vesikalıklarım üzerinden espri silsilesi yarattığımı hatırlamaktadır. Hayal meyal ben de hatırlıyorum. İlk komitenin gerçek bir sınav olduğunu idrak etmem uzun bir vakit alınca (bende “daha yeni geldik abi, ne sınavı ya” düşüncesi hakimdi) sınava hazırlıksız yakalandım ve tek baraj suyu altında kalışımı ilk komitede yaşamış oldum. Bizim aradaki sınavların adı vize değilmiş meğerse. Komite deniyormuş. Baraj yemek bunu idrak etmemde yardımcı oldu. Temel bilimlerin ilk pratikleri de tıp öğrencisi için beyaz önlük giymeler olsun, kurbağalar, ratlar, lam-lamellerle iç içe bulunmak olsun gerçekten sevindirici ve tıbbı sevdirici olmaktaydı. Fayanstaşım Sümeyye ile tanışmak da bu pratiklere nasip oldu. Ondaki ışığı fark etmem 1-2 pratik almadı. Zira kötü espri haznemi geniş olarak bilirdim. Orijinal kötü kelime esprilerinin SMA’dan gelmesi beni başlarda bir hayli şaşırtmıştı. Sonra alıştım. O böyle biriydi. Dönemce saklıkentte günübirlik gezme organizasyonu da taa bu dönemin kışında olmuştu. Seçmeli resim dersinde nü çalışmaları çok iyi reprodükte etmiştik. Ve dönem I sonlarında ise beklemediğim bir yerden gelen duygusallıklar hayatımda vuku bulmaya başlamıştı.
Dönem II: Tıpta Aydınlanma Devri / Tıpçılar dönem IIde temel bilimlerde ilerleyişlerini sürdürürler. Zamanla temel bilimlerin temelinden doruk noktasına ulaşırlar. Zilli sınavlarda masa etrafında adeta Afrika yerlilerinin ateş etrafında dönme ritüellerini andırırcasına dönerler. Kadavralara alışmışlardır ve onların yanında artık tüyleri diken diken olmamaktadır, keza formaldehiti bünyeleri artık daha az yadırgamaktadır. Bilgileri ezberlemeye, bir nevi kafaya çakmaya da yatkın hale gelmişlerdir. Artık “şu iki kemik arasından ne geçer?” sorusuna “bazı damar ve sinirler geçer.” yazan(ert), “enfiye” çukuruna “efenim” çukuru yazan(ben) zihniyet ortadan kalkmaya başlamıştır. Komite sınavlarına alışılmış, önemli yerlerin üstünü çizmenin ne kadar mühim olduğunun farkına varılmıştır.
Dönem III: Tıpta Steteskop Devri / “üçümüz de üçümüz, ortasında hastaneyedir göçümüz” dönemiydi. Morfoda hızlı bir şekilde yarım dönemle geçen preklinik evresi, sonunda büyük kalışların yaşandığı preklinik finaliyle taçlandırılmıştı. Ardından halk sağlığı, kardiyo, göğüs (alış sırama göre) olarak stajyerler 3 eşit parçaya ayrıldı. Sınıfın gruplara (pratikler dışında) ilk bölünüşüydü ve gelecekteki mini grupların habercisi gibiydi. Klinikte sözlü öncesi hasta hazırlama ve hasta başında sözlüyü yaşama vakti gelmişti. Dönem III bize, bize hiç yabancı olmayan Serkan’ın genellikle yanında bulunan Can Bilal’i kazandırmıştır. Cabla’nın beni arabayla alışlarından mütevelli üzerimdeki emeğini göz ardı edemem. Bana az benzin harcamadı sağolsun. Beni benzinle besledi. Başlangıçta yanımıza oturan ve darlamalarım sonrasında sessizce kalkıp giden Cabla, zamanla üzerimizdeki gözlemlerini tamamladıktan sonra muhabbetlere aktif olarak katılmaya başlamıştı. Kafasındaki gıcık Orçun’dan, ona karşı gıcık olmayan fakat başkalarına yine belki de gıcık gelen Orçun’a terfi etmiştim. Ona gıcık gelmemem onun için yeterliydi tabiki.
Dönem IV: Tıpta 4 Büyükler Devri / Dört büyük staja karşı metrekareye düşen bayan stajyer popülasyonunun oldukça yüksek olduğu staj grubumla birlikte hesaplaşma vakti gelmişti. Genel cerrahi ile başlayan bu serüven, pediatri ve kadın doğum ile sürmüş ve dahiliye ile son darbe vurulmuştu. Büyük stajlar kocamandı. İnsanın üzerine üzerine gelen bilgileri vardı. Ama tıp mentalitesi kazanmış sıradan bir tıpçı için doğru strateji ile patlatılmayacak bilgi dağı yoktur. F9 da olsa üstesinden gelinebilirdir, bütün bilgileri zipleyip kafaya atmak artık çok da büyütülmemelidir. Bu dönem yeri geldi tekilamızı aldık yanımıza. O gecelerin sabahındaki güzel kahvaltılar da tuzu biberiydi. Hatta tuzu, tekilası, limonu.. kahvaltı da biberiydi. Biberiydi. İnsan arka arkaya biberiydi dediği zaman “biberiydi” anlamını yitiriyor. Aslında Frank Ribery’di diyesim geliyor.
Dönem V: Tıpta Küçükler Devri / Küçük stajlar erkek egemen bir ortamda başladı. Bir dönem öncesi ile tezat şekilde takas sonucu bu gruba gelmiştim. İrili ufaklı birçok stajı tek celsede hallettik. Sırayla bu stajları yazmak şu an beni aşar. Yardım almadan yazanı alnından öperim. Ama alnında öpmeden önce alkollü pamukla şöyle bir silerim. Antalyaspor-Gurbetspor karşılaşmalarıyla formumuzu koruduk. Takım seçimlerinde güç dengesine önem vermemize rağmen bazen Baroerkil kadro dağılımlarının önüne geçemedik. Halı sahalarda görmek istediğimiz hareketler FC Meltemnazionale’nin kurulması ile devam etti.
Dönem VI: Tıpta İnterne Edilmişlerin Devri / Uzaklarda (orda bir intörn var uzakta…) lacivertleriyle görüp takip ettiğim intörnlerin gizemli dünyasına sonunda adım atmış oldum. Hatta neredeyse 7 ayı devirdim-intörncükler olarak hepimiz devirdik. Eskiden TVlarda çıkan sabah şekerleri intörnlükte bambaşka bir anlam kazandı. Çünkü artık kan şekerleri benden soruluyordu. Bu aralar şeker bakarken dilime “çayımın şekeri, gitarımın teli, yazımın sıcağı, kışımın ocağı…” şarkısı dolandı. Her intörnün kendine göre böyle bir ritüeli vardır, eminim. Artık tokalaşmak için bana bir el uzanmaya görsün, ya da bir bayanın elini tutar tutmaz hemen damarlarına bakıyorum ister istemez. Eğer damarlar belirginse rahatlıyorum, çünkü artık rutinler, kültürler benden soruluyor. “ne de güzel damarların var, senden bir hemogram göndermemi ister misin bebeğim?” menopozdaki teyzelerle artık çok iyi anlaşıyorum, gerektiğinde sürüntü almaktan ve sonuçlarını yorumlamaktan kendimi alamıyorum. Artık tansiyon aletinin “fıst fıst fıst fıst” sesini her duyuşumda aklıma Çalkaya geliyor, halk sağlığı sağolsun. Sağlam çocukları gördükçe mutlu oluyorum. Fakat çarşafı değişmemiş intörn odası görünce mutsuz oluyorum. Ya WC kağıdı da yoksa… Nöbet yorgunluğuyla kendimi ranzaya attığımda ranza yazıları ile keyifleniyorum. Fakat sık sık kafaya giren “daha TUS var ya” düşüncesi keyfimi kaçırıyor. Yine de sessiz intörn odasında küçük bir radyodan çıkan cıstak bir melodiyle insan rahatlıyor. İntörn zaten küçük şeylerden mutlu olmasını bilen lacivert insandır. Yoksa intörncükler doğal seleksiyona uğrarlar. Hele bir deyemek güzel ve şans eseri bol konmuşsa intörnün mutluluktan gözleri dolar. Bir de intörnlük başladığından bu yana 2-3 haftada bir geçirdiğim hastalanma periyotlarına artık son verebilirsem şahsım adına daha mutlu olacağım. Geçip giden tıp eğitimi için son bir beşlik yazmak istiyorum… Altı sene bittim sana / Beyaz önlük verdin bana / Şu steteskop da olmasa / Çekilmezdin tıp gibi / Ettin beni tabip gibi…

11 Ağustos 2010

Popçu saçı olsun mu abim ?

uzun süredir oldu yazı yazmayalı. yazma isteği çok fazla olsa da sıcakların bastırması insanı acayip şekilde mayıştırıyor. bunda Antalyalı mentalitesi de etkili tabiki. Antalyalı birey yaymayı sever, klimayı karşısına alır, göbeğini kaşıyaraktan ense yapar. bu vucüt pozisyonunda yeni çıkan yaz albümlerine bir göz gezdireyim demiştim geçen günlerde. pek bir beklentim yoktu, bu Türkçe popa güvenimin olmamasından kaynaklanmıyor, serdar ortaça beslediğim kinle de bir alakası yok, sadece bu aralar dillere pelesenk olabilen ve kulaklara da hitap eden basit ama hoş bir melodiye rastlamamıştım. oysaki birkaç yaz önce murat bozun çıkışıyla, hande yenerin hafif elektronik müzikleriyle, bengünün bağımsızlığını ilan etmesiyle, tarkanın "vay anam vay"ıyla, eski dost burak kut'un komplesiyle, tan'ın yıldızlar da kayarlarıyla kıpır kıpırdanmıştık. serdar ortaç ve demet akalın bile kulaklara batmamaya başlamıştı. şimdiki dönemdeyse yaprak kımıldamıyor. bir tek özgün'ün (ki hazzetmem kendisinden, ama şarkılarını düzenleyen iskender paydaş candır) "yana yana" şarkısı tatil moduna yakışacak gibi ilişti kulağıma. dedim hakkaten tek bu mu var, popçular boş durmamıştır yapmıştır bir şeyler herhalde, onların işleri de bu sonuçta dedim. baktım albümlere. tarkan'ıydı, tan'ıydı, yalın'ıydı, serdar'ıydı, hande'siydi çıkarmış, yapmış bir albümler, kısaca göz gezdirdim fakat hiçbirine ısınamadım. şarkılarından ziyade dikkatimi albüm kapakları çekti. "ne güzel albüm kapakları yapmışlar yahu vay anasını" şeklinde bir dikkat çekiş değildi bu. erkek popçular yaklaşık üç çeşit saç stilinden birini seçerek yola çıkmışlar gibi takıldı gözüme. 1.si kısa sıfır ya da üç numara kesilmiş saç stiliydi. bunun önderleri murat dalkılıç, soner sarıkabadayı vb. gibi görünüyordu. (başka örnek bulmak için popçu arayışına çıkmadım ;p) 2.si homojen şekilde diken diken saçlar olsa gerek. bunda başı çekenler ise özgün, yusuf güney vb. 3. saç stiliyse benim dikkatimi oldukça çekti zira şu piyasadaki her 4 popçudan 3ünden bu saç stili mevcutmuş artık. yanlar kısa, üstler önlere doğru gittikçe uzayan şekilde olan bu saç stilini kullananlar murat boz, tan, tarkan, yalın vb. olmak üzere zebilmiş. ben de bu saç stilinden görsel örnekler sunuyorum size aşağıda. son olarak "yıldızlar da kayar durmaz yerinde, solar güzelliğin kalmaz yüzünde, sensiz can verirkeğeğeğeğeğnnson nefesimdeğeğeğ bi yudum su vermeyeğeğeğ gelemez misiiin gelemez misin?" dizeleriyle sırtınızı sıvazlıyorum.

25 Mayıs 2010

Son -Beş-


aslında blog konsepti olmamasına rağmen enteresan geçen son bir haftamı klavyeye alasım geldi. öncelikle bu geçen haftanın 5. sınıfın son haftası olduğunu belirtmek isterim. koskoca 5 sene, aslında liseden uzun ama birçoğumuzun kanaati, çok hızlı geçtiğidir bu 5 senenin. neyse, ve son hafta acilen kallavi acil sınavına çalışmak stresi ile geçecek gibi başlıyordu. fekat sadece bu olmayacaktı. zira annem evde bence aşırı gereksiz olan boya badana ve parkeleri cilalatmak işlerine girişileceğini söyledi. "hayda!!" demeye kalmadan ustalar eve üşüşmüştü. kendi sığacağım yaşama alanları oluşturarak acile çalışmaya karar verdim. gündüz usta ve makine sesleri, akşam vernik kokularıyla kafayı bularak çalışmalarımı sürdürmeye çalıştım. 2 gece oturma odasında kısılı olduğum için orada yattım. çok çileler çektim ;p cuma günü geldi ve acil sınavlarını geçtik. o günden beri ağabeyimlerde kalıyorum. burada da minik patik hanım var. hayatımda gördüğüm en oyuncu ve en yaramaz kedi. hiç mi yorulmuyor anlamıyorum. oyun oynamasına izin veririm ama oyunları ısırmaya, aniden atlamaya ve tırmalamaya vurduğunda birkaç dakika sonra korkunç bir hal alıyor, sinir harbi yaşanıyor. sustan durdan anlamıyor. ve sonuçta odadan kovuluyor, buna beni mecbur ediyor ;p kısacası tatil gündüzleri uykumu alarak(dozunda uyumak güzeldir), uyandıktan sonra patik hanımla boğuşarak başladı. ha ama burundan nefes almamı imkansız kılan sinüzitimi es geçemem, tatille beraber bir sinüzittir gidiyor ya hayırlısı. 4 haftalık da olsa tatil yapmak güzeldir. gerçi insan kendini bir boşlukta hissediyor, yapacak bir şeyi yok gibi geliyor(düşününce acele bir şey yok en azından;p). emir beyin okulunun da 5i 6sı gibi bitmesi durumunda istanbul yolu bana gözüküyor yine bu tatilde (en sevdiğimiz insanlarla zaman geçirip kafa dağıtmayı başarabilmek güzeldir). başka da bir şey yok, amaçsızlık diz boyu. intörnlük için enerji toplamak olabilir belki bu tatilin özeti, tatil yapmadan özetini çıkardım bak sevgili blog okuru. sonrasında intörnlük, ondan sonra tus, anlamsız bi akıntıya düştük ya sıcak denizlere ulaşır mıyız bilemem. henüz sular buz gibi, orası kesin. görüşürüz umarım..

08 Mayıs 2010

Bütün C'lere (ben yazmışçasına)

"ilkokulda C sınıfında okuyanlar daha mı sevimli oluyordu ne. A sınıfındakiler hep biraz uyuzdu sanki. edalı halleri vardı A sınıfındakilerin. B sınıfındakiler çok sıkıcıydı hatırladığım kadarıyla. D sınıfı haylazlığa yatkındı ama A sınıfından B sınıfından iyiydi yine. E sınıfı hep biraz dışlanmışlar sınıfı gibiydi. Yangından son kurtarılacak onlar gibiydi hep. sınıfları da pisti. ama bence en fenası, hangi sınıf olduğunun bi önemi yok, misal ilkokula X sınıfta başlayıp, sonra bi şekilde Y sınıfına geçen, ve hatta mezuniyetini Z sınıfında yaşayanlar ise bu toplumun gerçek kurbanları, gerçek tiynetsizleri oldular zaman içinde." 22 nisan uykusuzun alpay erdemin yazısından bir bölümdü bu. 9. sınıfa kadar Cde okuyarak paralel duygulara sahip olmuşumdur, diğer Clilerle de bunu paylaşmak istedim. (diğer şubeleri tenzih ederim ;p)

18 Nisan 2010

İnan inan!

selam arkadaş. sülalecek tahtalı dağı'na gittik. tahtalı dağı antalyanın batısındaki ilçesi olan kemer'in çok yakınında, antalya'yı ve antalya'nın birkaç ilçesinin kuşbakışı seyredilebilindiği yüksek bir tepe(hatta nefes filmi çekilmiş burada). oraya teleferik yaptılar yakın zamanda ve böylece insanlar oraya çıkar oldu, etrafa bakar oldu. öyle oldu da n'oldu. hiç işte. ama manzara harika tabi. sadece manzara ama. safi manzara var aga. neyse, dönüş yoluna geçtik. yanıma mp3 playerı almamıştım. "aman ya bi şey dinlemeden, etrafı seyrederek giderim" demiştim kendi kendime. gidiş yolunda hafif tatil müzikleri gibi pop çalmaktaydı radyodan. fakat dönüşe doğru artık nasıl bi frekansa geçmişsek sirtaki çalınan müzik aletinin çalındığı enteresan müzikler başladı. 1 şarkı dinle 2 şarkı dinle 3-4.. garip müzikler devam ediyor. sağıma soluma baktım, herkes uyuklama modunda. normalde pek karışmam ama aşırı darlandım. kadim arkadaşım emir yargın'ın sıkılma triplerinden birine girerek (nereden aklımda yer etmişse artık, onun bi sıkılış tribi vardır aklımın bir ucunda her daim) öne atılıp "teyze dinlemiyorsanız değiştiriyorum kanalı" demeye yeltenirken, vücud pozisyonumu ona göre ayarlarken, radyonun cingılı girdi, cingıl "nırınınırııı nırırnınırıı nırırnıını(buradan radyo kanalını çıkarana benden toblerone) nırnınır nırırıı kral efem!(buradan sonra herkes bilir)" şeklindeydi. "zvoha! adamlar ne abuk şeyler çalıyor yahu" dedim içimden(sıkılınca garip efektler pörtler benden). cingıl sonrası nostalji şarkılar bölümü gibi bir bölüm anons edildi. neyse dedim sabır, türkçeye döndüler, en azından bildiğimiz dandik bi şarkıyı çalarlar en kötü ihtimal. hafif bi melodi girdi duyamadım. dijey, bi şarkıcıyı tanıtmaya başladı işte şurda şu yıl doğdu, müzik hayatına şu yıl başladı gibisinden. kim bu ya demeye kalmadan "kayahan" dedi çakal dijey. vay anasıı dedim hangi parçayı girecekler acaba. derken dinlemeye koyuldum. dijey yavaştan sustu ve şarkı baştan girdi. bi de ne olsun, hiç bilmediğim bir parça. ahahh kendi kendime şaka yaptım. tabiki benim bilmediğim bir kayahan parçası yok, bütün şarkılarını artık ezbere hatırlayamasam da şarkının akışlarını bilirim. neyse adamlar öyle bi şarkı girdiler ki. tahmin ettiğim en popülerinden bi melankoli ya da odalarda ışıksızım ya da sarı saçlarından sen suçlusun çalacaklarıydı. ama "sensiz olmaz ki" çaldılar. o da ne ki be diye suratını asma arkadaşım. gerçekten güzel şarkı her kayahan parçası gibi ;p güzel olmasında hemfikir olmasak da çok damar şarkıdır, onun arkasında dururum. dinlemeye devam ettim parçayı. vay anasını dedim, ben bunu el kadar çocukken, maksimum 6-12 yaş arasındaki psikiyatrik dönemlerden gizlilik dönemimde ezbere biliyordum. nasıl bi psikolojiyle büyümüşüm, bu şarkılarla nasıl büyümüşüm, hormonlarım nasıl salgılanabilmiş, vitaminle vücutta nasıl tutulabilmiş, ya da bunlar nasıl bilinç dışıma yerleşmiş, hangi hareketlerime yansımış şu an diye düşündüm. onu bi an geçtim, adam nasıl yazmış nasıl söylemiş bunları, 1 şarkı değil 2 şarkı değil, bu adam hala nasıl hayatına devam etmiş, bu adamın zamanında ağlamaktan gözlerinin önüne düşmesi lazımmış diye düşündüm ;p öyle kedere boğmuş ki bazı şarkıları. bu şarkının sözlerini de yazayım da kafanızda az çok yer etsin demek istediklerim: "Sensiz olmaz ki sensiz / Sana çok ihtiyacım var canım / Her solukta / Nolur anla nolursun // Sensiz olamam ki sensiz / Sensiz sevinçlerim solar sonra / Naparım ben / Nolur anla nolursun // Sen bilirsin ben halimi anlatamam / Beni bilirsin ben hiç seni aldatamam / Gözbebeğim sen benim herşeyimsin / Sen benim sevgilimsin // İnan inan / Sevemem kendimi / Zaman zaman / Senin kadar / İnan inan // Sensiz olmaz ki sensiz / Ben senin gölgen / Bedenim sen beraberken / Nolur anla nolursun // Sen bilirsin ben halimi anlatamam / Beni bilirsin hiç seni aldatamam / Gözbebeğim sen benim her şeyimsin / Sen benim sevgilimsin // İnan inan // Sensiz sevinçlerim solar sonra / Naparım ben / Nolur anla nolursun // Sana bir şey olsa ölürüm ben acılarla / Nolur anla nolursun // Ölüm bile ayıramaz bizi / Ölüm bile..." şaka maka bu şarkılarla büyüyerek hayatımda normal dışı hareketler içine girmemem mucize gibi geldi bana ;p (gerçi kime göre normal, neye göre normal) kadim dostum emir beyin beni işaret ederek söylediği bi söz vardır her zaman "kayahan dinliyordu bu küçükken." ne demek oglum bu, ağız burun dalmam mı oglum ben sana ;p şaka bi yana kayahan bey de sevgisini anlattıktan sonra nasıl inan inan diye ikna işlerine girmiş ya dağıtmış ortalığı darmaduman etmiş ahahh küçükken irdelemiyor insan bu kadar tabi papağan gibi ezberliyor, ama bi yere işlemiştir bunlar hafife de almamak lazım. neyse bu şarkıdan sonra nilüfer girdiler -ki hiç sevmem-, 3 hürel, cem karaca ve edip akbayram'la devam ettiler. onların gayet piyasa diyebileceğimiz parçalarını çaldılar. bunların sonucunda kral efem dengesiz bi efemmiş, onu farkettim. ayrıca dinlenecek bi yanı da yokmuş :D

28 Mart 2010

Zaman kazanma vol.3

sabah 06:15 gibi yatağa girdim. saatler 1 saat ileri alınmıştı yurt genelinde, benim odamdaki saat hariç. zira benim odamdaki saat tokyo saatini gösterir. sadece şakaydı. odamdaki saat 05:15i gösteriyordu. saat ileri alındığından dolayı kokoreççi bile 1 saat erken söndürmüş kömürleri, tükrük köftesi ya da kokoreç yerine çorbayla yetindik. tabi aslında 1 saat erken kapatmadı, normal saatinde kapattı ama saatini ileri aldığı için bize göre 1 saat erken kapattı. biz adapte olamadık bu 1 saatlik zaman kaybına diyebiliriz. güneş doğuyor gibiydi, kafayı koyduğum gibi uyumuşum. kedinin "mauvv"larıyla uykum ara ara bölünse "şşşşt geh üstüme yavrum" telkininde bulundum ona ve de pek sallamadım. fakat öğlene doğru çemkirircesine "meauvv!!" yapınca öğğff dedim ve tek yarım gözle saate baktım. saat 11:45i gösteriyordu. vuuu dedim bi elamet koparcasına, 1e geliyo ya saat, kalkayım artık dedim. kalktım bi baktım tuvaletteki -lavabodaki ahah- saat de 11:45i gösteriyor. orada anladım ki annem bütün saatleri 1 saat ileri almış. hayatımda 1 saat kaybettiğimi düşünürken 1 saat kazandım. aslında toplamda 1 saat kazansam da psikolojik olarak 2 saat kazandım. nası oldu ben de anlamadım ama 2 saat kazanmış mutluluğu geldi. çatır çatır yerim ben bu 2 saati dedim. çatır çatır geçti 2 saat ve bu saatlere geldik, hey gidi vay. aga aslında 1 saati yedim ben ya. gerçekçi olup, coşkuya kapılmayıp, çatır çatır 1 saati yemeyi düşünmek yerine 2 saat yemeyi düşününce 1 saat harcadım görüyor musun dostum. bu mutlu gibi görünüp hazin biten öykünün üzerine düşününce 2 tane zaman kazanma hikayesi daha tarihe not düştüğüm geldi aklıma. ama nereye not düştüğümü bulmak biraz uğraştırdı. hatta emir bey mi not düşmüştü acaba diye düşünmedim değil. en sonunda emir beyin bir yazısına yorumum olarak buldum bu eski duble zaman kazanma hikayesini. gelin hep beraber okuyalım bu yorumumu, kısa ve öz: "1 saat kazandığımız günün -ki düğün günü oluyor- akşamında, fırat beyin sana saati sorması üzerine geçen diyaloglar silsilesi üzerine 4 dakika kazanmamız ve buna içten içe baya bi sevinmemiz :D" evet böyle okuyunca hiç bir şey anlaşılmadı, farkındayım. açıyorum. ilk 1 saat kazanma hikayesi, odada kalan 5 erkekten 1inin saati 1 saat ileri olarak yanlış okuması ve geri kalan erkeklerin de saatlerine bakmasına rağmen o şekilde görmesi, herkes ayıldıktan sonra saati doğru okumamızla zaman kazanmamızdan ibaretti. 4 dakika kazanma hikayesi ise, saat kaç sorusuna emir beyin "tahmin edin", fırat beyin tahmini üzerine de "2 yaklaşık" demesinden sonra gerçek saatin 2 eksik olduğunu söylemesi şeklinde kazanılan 4 dakikayı içeriyordu. yakın tarihin en iyi zaman kazanma hikayesi bu 4 dakikalık zaman kazanmadır bence. bu kadar konuşmamın üzerine lisede onur beyle oluşturduğumuz tekerleme geldi aklıma ve bununla yazıyı bitirmek istiyorum: (şöyle bir şeydi yamulmuyorsam) "namazcı ramazan, ramazan namazı ezanı ne zaman?" baybay