15 Ocak 2015

Orçun'un amacı ne?

Bir bloğmun olduğunun yılda bir kez aklıma gelmesi ne de iyi oluyor değil mi? Koca yılı bir yazıda özetleyiveriyorum işte, müthiş! Şimdi de 2014e bir göz atayım diyorum da neresinden başlasam bilemiyorum. "Çok iyi bir yıldı işte daha ne diyeceğim" diyerek kestirip atasım geliyor 2014ü. Zira 2014 beklediğim gibiydi. Nisana kadar TUSa hazırlanmakla geçen, hazırlanırken 10 kg aldığım ve padişah sakalı bıraktığım ve yılın son aylarında kiloların yarısından çoğunu verdiğim, ardından uygun bir bölüm arayışıyla devam eden, bu esnada ailemle iyi vakit geçirdiğim ve sonunda neredeyse bütün arkadaşlarımın ve kuzenlerimin yaşadığı şehir İstanbul'da, yeni bir evli çiftimizin -blogda reklam olmasın şimdi ;p - evinde noktaladığım bir yıldı. Psikiatri olamasa da belki de kendime daha uygun olan anesteziye ve Kadıköy'e kapak attım. Dışarıdan çok aşina olmadığım, istisnasız ısrarlı tavsiyelerle adım attığım bu branşı aylar geçtikçe tahmin ettiğim gibi bayağı sevdim. Dahil olduğum ortam ise yine çok iyiydi. Sağlığın kartalındaki bu büyük iş yükü, bu ortam olmasa zaten çekilmezdi heralde. Yani ne diyim artık, bu 2014ü anlattığım yazı da her cümlede böyle çok çok iyi, bayağı iyi, mükemmel, harika felan dediğim vıcık vıcık bir yazı oldu işte. Ya yazma yetim azaldı, ya da dikkatim başka yerde. 2incisi ise niye yazıyorsam? Blog yazma isteği işte nabacan. Yeni yıldan da beklediğim şeyler var elbet. 2014ten 14 sayısını içermesinden dolayı beklentim büyüktü. Şimdi 2015ten de fena şeyler beklemiyorum da, bunlar daha akışına bırakılacak şeyler artık, hayırlısı. Raadız yani. Buludlaaar... Pambıq qimi buludla-haaar!!!


12 Ocak 2014

Bir 2013 masalı...

"İki sıfır sıfır dört / sene 2004 / İstanbul'da yaşıyoruz / plakası 34. Havası da temizdi / önceden yani / deniz de mavi /yemeyin ülen beni!" demiş şair Ümit Davala 10 yıl önce. O zamanlar lise sıralarında ÖSSye hazırlanıyorduk, şimdi de karşımda bir TUS var. Ümit Davala ise Fatih Terim'in yardımcı antrenörlüğünü yaparak 2 sene üst üste şampiyonluk yaşadı ve 2013ün sonlarında Fatih Terim kovulunca o da kovulmuş sayıldı. Drogbalı Sneijderli, başkanımızın deyimiyle "seksi" klübümüz sıfatına uygun olan Mancini'yi takımın başına getirdi, Juventus'u 2 günde çamurda yuvarlanarak devirdi. O değil de, konu nereden buraya geldi? Son yazımın üstünden 1 yıl geçmiş. Artık yılda bir yazacağım sevgili okurum. Böylece blog yazmamı da bir düzene sokmuş olurum diye düşünüyorum. Şaka canım. "Blog blog diye nicesine" sarılarak başladığım bloggerlığımda hiç bu kadar ara vermemişim. Eski yazılara baktığımda blogun nasıl bir günlük kıvamında, nasıl geçmişe, tabi konsept olarak çoğunlukla geçmişime ışık tuttuğunu görmekteyim. Yani yıllar sonra site kapanmazsa yeğen olsun, torun olsun biri okuyup "yav orçun amca da ne tırtmış" ya da "idolüm yaa" diyebilir. Ya da kendim okuyup "Ne acaip zamanlar yaşanmış, ne kafalar ya" diye düşünebilirim. İnsan hiç unutmayacağını düşünüyor ama sadece kalem unutmuyor. O yüzden "niye yazmıyorum ki arkadaş!" diye sinirlendim kendi kendime. Ama farkettim ki nereden yazmaya başlayacağımı bilemediğim için anlatamadım 2013ü. Ama baskılar bizi yıldıramıyor ve yazıyoruz, buyrun.
Şimdi yavaşça arkamıza yaslanıyoruz, gözlerimizi kapatıyoruz ve hafifçe kıvrılıyoruz, rüyaya dalıyoruz. Anlattıklarım, anlatacaklarım tamamen hayal ürünü, gerçek olmayan kişi ve olayları yansıtmakta... Kış aslında hafif geçiyordu. Kemer, adam gibi kar tutmamıştı, hatta kar sadece ocakta birkaç gün yağmıştı. O günlerde yeni sürüm ATTler göreve gelmişti, işe başlayacakları gün ambulans tam Kemer'in girişinde bir 10 metrelik karlı yolda kalmıştı. Kar çok acaip bir şey. Dediğim gibi çok az bile yağsa hayatta gariplikler yaşatabiliyor. Tüm yol güzel diyelim, ama bi 5 metre gölgede kar birikintisi olsun, kaptırdın mı hooop yolun dışındasın. Gerçi kime anlatıyorum. Bir Antalyalı olarak şaşıyorum işte kendi halimde. İlçedeki diğer doktor arkadaşın -ki artık eniştem olur, o kadar samimiyim, yok yok resmen eniştem be- uzmanlığına başlamasıyla 112deki tek doktor ve toplum sağlığı merkezindeki tek doktor ve ilçe sağlık müdürlüğündeki tek doktor olarak görevime devam ettim. Aylarca nöbet ücreti almadan çalışıyordum(her ay dilekçe yazmak rutine binmişti) ve artık tek olmamdan dolayı nöbet iznini geçtim, ilçeden çıkamıyordum zira her gün ben nöbetçiydim. Uzun süreli aktiviteye girememek bir yana duşlarım bölünüyordu hastaya gidiyordum. Yazışmalar telefonlaşmalar derken hukuki araştırmalara giriştim ve 40 günde de olsa nöbetten çıkmayı başardım. Zor bir süreçti çünkü müdürlerle yüzyüze konuşma imkanım bile olamıyordu ilçeden çıkamadığım için. Telefonla da her an ulaşamıyordum, cevapsıza 3 gün sonra geri döndüklerini bilirim. Büyük bir trafik kazası olduğunda "şimdi müdürler de hastaneye gelir, nöbet meselesini konuşurum" diye düşünüyordum. Bu dönemde hukuki olarak iyi bir donanıma sahip olmuş oldum. Ayrıca hukuka uygun taleplerin peşini bırakmayınca nasıl kazanıma dönüşebileceğini de görmüş oldum. Sıkıştırmadıktan sonra yönetmeliklerin uygulanmayabildiğini de gördüm ve ibret aldım. Kemer'de özellikle yaz ayında yaptığım soruşturmalar arttı(artık şikayet etmek çok kolay), feysbuk sebebiyle uyarı aldım -tıpkı lisede lahmacun sebebiyle uyarı almam gibi- ve sesimi bile yükseltmediğim bir durumda darp cebirle suçlandım. Son söylediğim olayda kızarken bağıramadığımı da anlamış oldum. An oluyor ki "şimdi burada bağırmam lazım" diyorum, ama öyle olmuyor ki ne diyecen, "hıaaaa!!!" diye mi bağıracan. "Doktor bey orada bağırmanız lazım" dediklerinde ne diyecem "Yeteeer!!!" mi desem diye düşünüyorum, yok arkadaş bağıramıyorum, mantıksız geliyor, insanın içinden gelecek, bende o yok işte. Karşılaştığım bir ilginç olay da yanlış hesaplama yapılması sonucu fazla maaş verildiği söylenerek bana ve diğer çalışan arkadaşlarıma farklı miktarlarda -ama benimkinin hatrı sayılır bir miktar- borç çıkarıldı. "Nasıl ödeyeceğim ben bunu bir sorayım yahu ne iş?" diye müdürlüğü aradığımda "Doktor bey biz zaten sizin maaşınızdan 3 aydır kesiyoruz onun parasını, size gelen yazı bilgilendirme" cevabını aldığımda vay arkadaş yaa, ben de diyorum noldu bu maaşlara diye düşünmüştüm. Bu kafa bulandıran durumlarla TUSa hazırlanamadığım için, mecburi de bitmişken istifa kaçınılmaz oldu. Yine de şimdi uzaktan baktığımda Kemer yaşanması gereken bir tecrübe, dünyadaki her insan için. Böyle nükleer santral patlamış da şehir terkedilmiş gibi, dünyanın sonu adeta! Buralarda alışık olduğumuz şehir sesi orada yok. Yeryüzünün ışıksızlığından dolayı gökyüzündeki yıldızlar daha parlak. Ve tabiki soba. Sobalı evde de bir süre yaşamak lazım. Bir de tenekede tavuğu yemeniz lazım, ben aile hekimimizin şerefime verdiği veda yemeğinde afiyetle götürmüş oldum. İşte bunlar hep tavuk.
İlçeden ayrılırken bina ve odam tamamen değişti, sefasını süremedim ama olsun, şu an hedefime konsantreyim. Geçtiğimiz yıl nisan sınavına girerken eylüle girmedim. Nisanda Eren bey yine beni çok iyi ağırladı. Sinem hanımla da çok ama çok eğlendim. Böylece Ankara'nın da güzel bir şehir olabildiğini görmüş oldum. Gelecek nisan sınavı sonrasında da eğlenecek yüzüm olur umarım. İstanbul'da da psikiatriyi yapıştırdım mı don't touch my keyf...
Bu doludizgin yılda bir de ne mutlu ki Gezi Parkı direnişi yaşadık, yaşamaktayız. Taksim gezi parkına yapılacak topçu kışlası kapsamında ağaç kesimine mani olmak için başlayan eylemler kısa zamanda, tek parti hükümetinin "ben yaptım oldu" zihniyetiyle gerçekleştirdiği ileri demokratik bütün projelerden, yasalardan muzdarip kesimleri bir araya topladı ve 81 ilin 80inde milyonlar tepkilerini gösterdi. Başbakan eyleme katılanları 3-5 çapulcu olarak nitelendirdi. Polis eylemlere biber gazı, toma ve plastik mermilerle orantısız güç kullanarak müdahele etti. Öyle ki 31 Mayıs-1 Haziran döneminde kullanılan gaz fişeğin toplamda 130bin civarındaymış.(130bin sayısı Avrupa'da altı yılda kullanılan gaz fişeğinin toplamına eşit) O fişekler sebebiyle gözünü ve hayatını kaybedenler oldu, hala komada yatmakta olan var. Göstericilere kimyasal katkılı su sıkmak insan haklarına aykırıyken suyun insanlarda verdiği tahribattan da anlaşılacağı üzere Tomalardan katkılı su sıkıldı. Bu o dönemde yalanlansa da 2014ün başında yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sebebiyle görevinden istifa etmek zorunda kalmış olan içişleri bakanı tarafından itiraf edildi. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu 2013ün sonunda başladı, üç bakanın oğlunu, birçok işadamını ve belediye başkanını kapsayan üç tane operasyonu kapsıyordu. Operasyon başlar başlamaz operasyonda rol alan polislerin ve savcıların yerleri değiştirildi ve değiştirilmeye devam ediliyor. Hiçbir sebep gösterilmeden anayasaya(kuvvetler ayrılığına) aykırı olarak yürürlüğe konan, savcıların yürüttüğü operasyonlarda polisler amirlerine haber vermek zorundadır şeklinde özetlenebilecek "adli kolluk yönetmeliği" çıkarıldı ve danıştay tarafından birkaç gün sonra yürütmesi durduruldu. Şimdi de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bütün hakimiyetinin adalet bakanına aktarılarak işlevsiz bırakılacağı, yine kuvvetler ayrılığına aykırı olan, değişikliğin yapılmasını öngören kanun hazırlanmaya çalışılıyor. Hükümet gezi parkı olaylarında faiz lobisini, yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda ise paralel devleti suçladı. Medya operasyonun ikinci dalgasında başbakanın oğlunun ifade için çağırdığını söylüyor fakat bu hala gerçekleşmemiş durumda. Medya demişken gezi parkı olaylarının ilk gününde imparator penguenlerin belgeselini vererek yandaşlık adına bilinen bazı gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu zaten. İzmirde savcının gözaltına alınmasını istediği kişilerin 10 küsürü gözaltına alınmıyor. Dersanelerin kapatılması, kızlı erkekli, paralel devlet, milli irade, dost modern darbe, faiz lobisi, bir davanın önce savcısı sonra avukatı, dış mihraklar, zamanlaması manidar... "İnsan gerçekten hayret ediyor." Twitterın böyle yaygın kullanılacağı hiç aklıma gelmezdi ouokl! Akıllı telefonlar da yaklaşık bir yılda inanılmaz yaygınlaştı. Benimki henüz akıllı değil, illaki olacak da dokunmatik ekrana ifrit olurken nasıl olacak bu iş bilemiyorum. Çağrı cihazı olan yıllardan gelinen noktaya bakınız...

Ya da bakmayın. Arif'in Manchester'a attığı golü ararken nerelere geldim, atasporu olarak Youtube yorumlamak çok iyiydi bu yıl. Songül Karlı videosu da bu yıl kaldırıldı Youtube'dan. Ya onu geçtim saat 22:00dan sonra marketten içki almak yasaklandı. Neyseki çok uzun sürmedi bu yasak. demek isterdim ama hala yasak ya çok acaip. Bu arada yolsuzluk ve rüşvet operasyonu savcısının birkaç gün sonra görev yerinin değiştirilmesi üzerine "önce yıprattılar sonra zıplattılar" açıklaması da çok iyiydi. "Biatse biat itaatse itaat." diyen milletvekili "Tayyip Bey'i haftada 3-4 gün rüyamda görüyorum" diyen iş adamı var. Ama hukukçulardan inanılmaz ayarlar geliyor bu aralar. Yazının başlarında dediğim gibi bunların hepsi hayal ürünü ha, kurmaca, gerçek kişi, kurum ya da kurullarla hiçbir alakası olmayan hikayeler bunlar, ciddiye almayın, aman ha. Bu arada dolar 2.20, euro 3 lirayı buldu.
Yılın son günlerinde efsane F1 pilotu Michael Schumacher kayak yaparken kafasını kayaya çarpıyor ve komaya giriyor. Umarım toparlar. F1 demişken Emir Bey'e yaptığım serzenişi buradan paylaşmak istiyorum. Eskiden tv karşısında F1 mücadelesini beklerdik. Sabaha karşı olmuş, akşam olmuş farketmezdi. Zira heyecanı veren spikerler tarafından açık kanalda sunulurdu, anlatan da izleyen de zevk alırdı. Ben çocukken halamların sitesinin havuzunda yüzdükten sonra onlarda karpuz peynir yemeye gittiğim bir gün(geçen gün de halamda üzerine afiyet yıllar sonra bir mumbar dolması yedim, offf ki ne of, lezzet patlaması, kaç metre yedim kimbilir), tv karşısında tüm sülalenin muhabbet ederken formula 1i izlediğini bilirim, ki o yarışta Michael Schumacher dümdüz duvara çarparak kaza yapıp ayağını kırmıştı. (1999 Britanya) Irvine 1. adam konumuna geçip şampiyonluk yarışına girmişti ama Häkkinen ve Coulthard'lı McLarenle başa çıkamamıştı tabi. Abim McLarenci ben Ferrariciydim. Şumi hegemonyasında geçen yıllardan sonra 2 yıl Alonso sazı eline aldı ve tam f1 heyecanlı konuma gelmişken oldu yayın değişiklikleri. Önce kanal ve spiker değişiklikleri yapıldı, daha sonra şifrelendi. O ruhunu kaybetti. Ha diyeceksiniz ki otur internetten seyret, yabancı kanaldan seyret. Aynı şey değil arkadaşım, aynı şey değil. Zira tek başına izlemek ayrı(lezzetsiz), birkaç arkadaş izlemiş olup sonraki gün o yarışı tartışmak ayrı(leziz). Oysa bir 2007 yılı vardır ki son turda belli oldu her şey. Räikkönen şampiyonluk yarışında 3. başladığı son yarışı, sezonun şampiyonu olarak tamamlamıştı, 2. ve 3. ile arasında 1 puan fark vardı... Keza şimdi 4 sene üst üste şampiyon olup f1in kralı olan bir Vettel var (ki 2010da sadece 4 puan 2012de sadece 3 puan farkla Alonso'nun önünde şampiyon oldu). En civcivli f1 sezonlarını saçma yayın politikalarıyla yiyoruz. Çok doluyum çok. (bu söylediklerim NBA için de geçerli, hatta yakında Euroleague için de geçerli olacaktır. fazla kalabalık olmayan futboldışı sporseven kitlelere hitap eden bu tip hazır yayınların şifrelenmesini anlayamıyorum. gidin dizileri şifreleyin arkadaşım!) sonra niye olimpiyatlara evsahibi olamıyoruz, niye bizde sporcu yetişmiyor. Önceki nesil Nadia Comăneci olsun Katarina Witt olsun bunları bilerek yetişmiş -ki lise fizik hocamız nam-ı diğer yarıkkaya, Katarina Witt'i buzda kaydırarak fizik sorusu sorardı-. Şu an yayınlananlar üzerinden TV izleyen çocukları düşünüyorum da, spor yok, kültür sanat zaten yok, müzik yok -ki rock market 2013te olmasa da guinness rekorlar kitabına en uzun aralıksız yayınlanan müzik programı olarak girecekken bu dönemde yayından kaldırıldı, eurovisiona da yıllar sonra ilk kez bu sene katılmadık-, belgesel yok, kaliteli dizi yok. Büyük karamsarlık. "Ya apolitikken iyiydi, mutluydum kafam rahattı, hem çok da verimli ders çalışıyordum. Politik olup nasıl ders çalışıyorsun sen karşim?" diye sordum Onur Beye, lakin gülmekten cevab veremedi. Ders demişken amip gördüm geçen gün (derste gördüm, yolda felan değil), düşündüm de terliksi hayvan kalmadı arkadaş. O lisedeki terliksi hayvan tıpta yok. 6 yılda 1 mi terliksi geçmez. Geçmiyor işte bak görüyorsunuz. Ha belki başka isimde görüyoruz terliksileri, onu bilemiyorum.
2014 uğurlu olmalı diyor, gözlerinden öpüyorum.

01 Ocak 2013

2012 bitti!

1 Ocak oldu ve gün itibariyle 2012yi de geride bırakmış olduk. Yıllar önce Marduk gelecek ayağına 2012de kıyamet kopacağı muhabbetini çevirirken -ki o zamanlar bu kadar popüler değildi- daha çok zaman varmış gibi geliyordu, oysaki gelip geçti bile. Her yılın sonunda bütün yılı gözden geçiririm, nasıl bir yıl geçirdiğimi düşünürüm ki çoğu insan da bunu yapıyordur. Gerçi şimdi hatırladım da öğrencilik yıllarımda yılbaşından sonra illaki billurlu bir sınav olurdu, geçen yılı gözden geçirmekten ziyade, yılbaşında önümüzdeki sınavın derdi beni gererdi. Sonuçta sınavda karşımda kafasında külahı, üflediğinde açılıp surata çarpan rulo kağıdıyla(bunun bir ismi yok mu arkadaş!) yazılı kağıdını dağıtan bir hoca olmayacaktı. Bu 1 Nisan olan doğum günüm için de geçerliydi, o da hep sınav arifesine denk gelirdi. Neyse. Bütün yılı sorgulamak zamanına(yılbaşına) daha 10 gün varken Ali bey "düşündüm de bu yıl ne boş bir yıl oldu ya, hiç güzel bir şey olmadı ha" diyerek algımı bu yöne erken kaydırdı. Daha sonra 10 gün boyunca, algıda seçicilik mi bilmiyorum, 2012 hakkında fikir beyan eden çevremdeki kimse de hayırlı bir şey söylemedi. Herkes verdi veriştirdi 2012ye. Bileydik 2011den 2013e atlardık dedim içimdem, bu ne arkadaş ne saçma bir yılmış, bir kişiye de mi uğurlu gelmez. 2012 olmasa 2012 olimpiyatları vb. de atlardı ama olmayıversin o da bizden değerli mi arkadaş. Topyekün bütün bir yıl süperdi ya da çok kötüydü gibi uçlarda konuşmayı sevmem, "illaki iyi şeyler de olur kötü şeyler de, birisi biraz fazla olur" diye düşünen bir insanken, çevrenin de etkisiyle mi bilmiyorum bir de baktım hakikaten bir yıl bu kadar mı cins, bu kadar mı boş olur. Hızlı hızlı geçti, elde ne var, hiç. Tek kendimde olsa 25 yaş depresyonu ya bu felan diyeceğim ama tek bana da değil. Hatta "25 yaş olgunlaşmanın ergenliği gibidir, kişi iş hayatıyla birlikte olgunlaşmasını tamamlarken bunalımlar yaşayabilir. Öhm." diyerek mantıklı bir çerçeveye bile oturmaya çalışabilirdim ama g.tünden psikiatrik evre de atmamak lazım tabi. Bu düşünceler yılbaşı yaklaşırken kafamda çığ gibi büyümeye başlamıştı ki çat! Yılbaşından önceki gece eczaneye hırsız girdi. Lan bi s.kt.rgit. Ne biçim bi yılsın sen. Ağzımı bozdu affedersin, ama haketti. Yılbaşı gecesinden önce hırsız ney lan! Bu da son damla oldu artık "Şu yıl bitse de gitsek" kıvamına getirdi beni. Şu yıl bitsin, işimize gücümüze bakalım abi nedir yani. Sen uğraş didin, bak bir hayırlı bir şey olmaz mı koca yılda. Yıl bitmeden yılı sorgulayan blog yazısı yazasım bile gelmedi artık, bitsin yazarım dedim, yılın bitmesine odaklandım o derece. Düşününce tabiki tebessüm ettiren eğlenceli zamanlarım da oldu bu yıl ama şöyle arkama yaslanıp ohh bee dediğimi hatırlamıyorum. Hep bi tedirginlik hep bi diken üstündelik. Gece kafamı yastığa koyduğumda hep bir acaba bir şey mi unuttumculuk. 112 acil sağlık hizmetinin verdiği gerginlik midir bu bilmiyorum. Yılbaşı gecesi oturdum, televizyona baktım ve aha! dedim. Aha da buldum sıkıntının kaynağını. Ben 2012ye Victoria's Secret Fashion Show'u izlemeden girdim ya! Bunun uğurlu geldiğini biliyordum da çok etkiliymiş gerçekten hayal edememişim. İzlerim internetten diye erteleye erteleye 2011 showunu hala izlemedim. Buradan çıkardığım sonuçla kesin kaçırmamam gerekiyordu ve bunu başardım. Bu yılım kötü geçerse tek sorumlusu Justin Bieber'dır. Artık Victoria's Secret hatrına izlemiş oldum kendisini. Bruno Mars ise sevimliymiş kerata, efendi birine benziyor. Hatta yeni yıla başlangıç parçamı Bruno Mars'ın Locked Out Of Heaven şarkısı olarak belirliyorum. Her yıl olduğu gibi bu yılki show da çok iyiydi, benden izlemeyenlere tavsiyelerden bir demet... 2012yi diğer yıllardan ayıran şeyleri düşündüğümde ise aklıma hemen Van'a görevlendirme ile gitmiş olmam geliyor. Bu yıl müdür olmam da enteresan oldu. 25 yaşında Van'a gittim, müdür oldum breh breh. Kulağa dolgun geliyor. Hüsot'un nişanı için akrabalarıyla birlikte Ankara'ya gitmek de hoş bir anı oldu. Tabiki her yaz olduğu gibi bu yaz da İstanbul'da Emir beyle çok eğlendiğimiz yeni bir şarkıya daha imza attık ama bir fark vardı, o da Can Kurban'ın Reşit Kızım'dan sonra müthiş enerjisiyle bize tekrar katılmasıydı. Galatasaray'ın Kadıköy'de şampiyonluk kupasını alması da ayrı keyifte bir olaydı da derdim ama futbola ve siyasete pek giresim de yok açıkçası. Yine de Galatasaray 9 puan farkla şampiyon oldu, süper final diye abuk bir playoff ile 1 puan farkla şampiyon ilan edildi ya, bu bile güzel bir şampiyonluğun içinde tatsız bir durum yarattı. İşte bunlar hep 2012nin etkisi... Ve yazıyı temennilerle kapatmanın vakti geldi çattı. Belki de içimden gelerek gerçekten bir şeyler beklediğim tek yıl 2013 yılı olabilir. Bu zamana kadar "yıl değişiminden ne bekleyeceğim arkadaş, sonuçta değişen tek bir rakam, ne etkisi olacak peh" kıvamındayken, şimdi 2013ün bana uğur getireceğine inanıyorum. İşte bu da 2012 etkisi. Hem ben 13ü severim, asaldır bi kere. Megadeth'in 13 diye bir albümü bile var -ki son albümüdür o. Ayrıca 87 doğumlu olmamdan ötürü 2000e aynı uzaklıkta olan bir yıl. -+13. Off çok çılgın. İnanıyorum ki '13te güzel değişimler olacak ve '14te de bu güzellikler yükselen bir trendle devam edecek. Çünkü 01.04.'14 doğum günüm olarak güzel görünüyor. Temennileri de batıl inanca boğduktan sonra, herkesin 2013ünün net mutluluklarla dolu geçmesini diliyorum. Ee herkesin 2013ü kendine...

06 Ekim 2012

Yürüyüş ve Savaş

03-04 Ekim Dünya Yürüyüş Günü kapsamında Halk Sağlığı Müdürlüğünce yürüyüş ve spor aktiviteleri yapmamız istenmiştir. 3 Ekim'de yürüyüş yapacağımızı öğrenen polislerden biri beni bulur,
- Hocam sağlık grup başkanı sizsiniz değil mi?
- Evet buyrun.
- Hocam bugün yürüyüş yapacakmışsınız?
- Evet Dünya Yürüyüş Günü sebebiyle, şu yazıya istinaden.
- Peki hocam şimdi şöyle bir durum var, siz yürüyüş yapacaksanız bunun kanunu var. Kaymakamdan izin alacaksınız, biz yol güzergahını belirleyip, yolu kapatıp güvenliğinizi sağlayacağız. O yolun dışına saparsanız müdahele etmek durumundayız. Tabi bir konuşma yapacaksanız yürüyüş sonunda o metni de görmemiz lazım. Ama kaymakamlıktan bir izin mutlaka...
- Bi' dakika bi' dakika tamam tamam, yürüyüş yapmıyoruz ki biz zaten yani spor yapıyoruz ya öyle şeylere gerek yok, konuşma da yapmayacağız, slogan da yok, merak etmeyin, 5 dakika bile sürmez zaten, akar gideriz ya. (içimden ise: Hay ben böyle işin!..)
Sonuçta yürüyüşü olaysız(!), mutlu bir şekilde gerçekleştirdik.

03 Ekim 2012 Çarşamba Saat 23:20
2 saatlik halı saha maçından sonra 2 doktor, 1 sağlık memuru, 1 vkhi* lojmana dönerken nöbetçi hemşiremiz pencereden laf atar,
- Siz maç yapın daha, ortalık karıştı, tehey!
- Aaa savaş mı çıktı! Biraz izleyelim de sonra duşa gireriz artık...
Sağlık Mem. - Ahha bana mesaj gelmiş, Akçakale'de görevlendirilmişim.
5 dk savaş çığırtkanlarını izledikten sonra hayatım oldu "İşler Güçler".
* okunuşu viki, açılımı veri hazırlama memuru :)
Not: Soran olursa savaşa hayır. Net.

13 Eylül 2012

Doktordan temiz anlıklar - Yaz Dostum

18 Haziran 2012
657li hayatımda zamlı maaşın zamsız maaştan düşük olduğunu da görmüş oldum. Devlet bizimle matrah geçiyor.(bknz.vergi matrahı)

25 Haziran 2012
Hava çok sıcak, yayladayken buraları tahmin edemiyor insan. Sorsam havayı "bugün yine iyi ya" derler, hatta "esiyor"dur belki de. Antalyalılar! Kendimizi kandırmayalım, gram esmiyor.

01 Temmuz 2012
İnsanların oturduğu sandalyeler çökmesin, rahatça oturabilsinler. Çökmesin sandalyeler...

12 Temmuz 2012
Geçen akşam yemek yerken sandalyemin altına siyah bir canlı düştü. Kalktım. Baktık. Yavru bir yarasaymış. Süpürge ile faraşa alıp pencereden aşağıya salladım. Uçtu. Bunlar bana normal artık.

19 Temmuz 2012
Yarın da toplantı olmazsa sakalım haftaya devreder.

21 Temmuz 2012
Oruç tuttuğu için tedaviyi reddeden hastalarım, ne ümit ederek sağlık kurumumuza başvuruyorsunuz? "Öpsün de geçsin." diye bir tedavi yöntemi yok bilesiniz. Gerçi öpmek de mi orucu bozuyordu?

24 Temmuz 2012
Terlemek kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın... ANTALYA

25 Temmuz 2012
Gece molasındaki sucuk döner, en zorlu nefs sınavlarından biridir.

31 Temmuz 2012
Metrobüs camı kafa yağları kaç günde bir temizleniyor?

09 Ağustos 2012
İlan: Yeri geldiğinde yakın arkadaşım, yeri geldiğinde vekilim olabilecek, benim -müdürünün- sözünden çıkmayacak, pastoral yaşamı seven, hayata genelde pozitif bakan, cart diye istifayı basmayacak mecburici aranıyor. Maaş konusunda anlaşırız.

13 Ağustos 2012
Öpüşmek orucu bozuyorsa, ekmeği öpünce de mi bozuluyor yani?

14 Ağustos 2012
Denizden dönüşte yerde 480 TL buldum. Çevre binaları tek tek dolaşıp soruşturarak sahibine verdim. Fakat oruç tutmadım. Bugünkü sevap günah paritem kaçtır?

19 Ağustos 2012
Hayatımdaki ilk "resmi adamlarla dini bayramlaşma"yı bugün gerçekleştirdim. Kaba hesapla kurum başı 25erden 100 el sıktım (4 kurum). Bunların yarısıyla kafa teması da kuruldu. "Bayramınız mübarek olsun." ile "İyi bayramlar."ı hemen hemen eşit kulladım. Başarılıyla tamamladık. Kemer'den herkese mutlu bayramlar...

24 Ağustos 2012
Meşhur "altın çilek" denilen meyve budur(bknz. faceteki foto ;p) ve Kemer'de boldur.

Doktordan temiz anlıklar - Mayısmak

04 Mayıs 2012
Vaka:
- Belenli ilköğretim okulunda şiddetli karın ağrısı
- Süt mü içmiş??
(vakaya varılır)
- Çocuğum süt içtin mi?
- Hayır
- Sabah ne yedin
- Yağlı eppek
- Bak süt içmedin değil mi?
- Cık
Bir amca - Doktor bey sen yeni mi geldin?
- 6 ay oldu amca da bi saniye bi çocukla konuşayım
- Ben seni hiç görmedimdi
Bir teyze - Lokum al evladım buyur
- Ahahh tamam sağolun
Bir amca - Benim de karnım ağrıyordu...
- Amca bi saniye ya..derse girdin mi yavrum bugün?
- Girmedim
Öğretmeni - Girdin ya Eda
- Mmm evet
- Kızım babanın adı ne
Amca - Ahmet babasının adı Ahmet
- Amca sen bi dur ya o söyleyecek
- Ali babamın adı
- Ahmet mi Ali mi?
- Ali ya
- Süt içmedin?
- Cık, içmedim...
Ali Bey - Doktor bey, Eda'nın sabah dondurma yediği görülmüş
- Eda? Dondurma yediğin yönünde söylentiler var doğru mudur?
- Ehhe evet
- Bize doğruyu, sadece doğruyu söyle evlad...

05 Mayıs 2012
Traktör kazası sonrası muayene;
- Kırık yok fakat diz bağlarınızda muhtemelen zorlanma ya da yırtık oluşmuş, yani sahalardan bir süre ayrı kalacaksınız
- Tarlalardan yani
- Ehheh yani herkesin sahası farklı tabi

11 Mayıs 2012
Kemer işi ekşın!
- Yağmur başladı.
- Evet, bu aralar çok dua ettik, dedi müftü.
- Dualar tuttu o zaman.
- Mevlam işte...(sessizlik)...
Bir süre sonra kaymakamlıktan TSMye dönerken,
- Doktor bey, yol kenarında takla atmış bi araç görülmüş fakat araçta kimse bulunamamış, çevrede arıyorlarmış şu an.
TSMye varır varmaz,
- Doktor bey, trafik kazasındaki kişi bulunmuş ve muhtemelen bilinci kapalıymış.
- (Macera lan!) Ambulansı hazırlayın, hemen çıkıyoruz.
Yağış şiddetini iyice arttırmıştır. Olay yerinde çamur içinde ters durmuş bir araba, etrafta jandarma ve halk bulunmaktadır.
- Hasta nerede?
- Adam yok, bulunamadı doktor bey
- Hastaneye o isimde giden biri olmuş mu?
- Aradık, gitmemiş oraya da
Yaklaşık 1 saat sonra aranan kişi TSMye çamurlu halde gelir,
- Kazayı yaptım sonra araçtaki laptopu değerli eşyalarımı aldım arka camdan çıktım, çevreden birkaç kişi geldi sakin ol dediler. Dedim ben sakinim siz sakin olun. Sonra köye gittim. İyiyim yani.
- İyi ucuz atlatmışsınız
- Bir öncesi daha kötüydü, o arabayla uçtum ben, 4. kazam bu
- İyi (daha önce de benzer şikayetler +)...

30 Mayıs 2012
- teyze geçmiş olsun neyin var?
- enkirem şakıyo yavrııım
- enkire neresi, uyuşuyor mu noluyor?
- ya ya bak hura hura şakıyo
- şura mı ağrıyor?
- vuuu anam anam anam
- ne zaman başladı bu?
- Allah sizden razı olsun yavrıım, rahatsız ettik yavrıım
- görevimiz teyze de ne zaman başladı onu söyle sen
- akşam nemazını kıldımıdı başladı
- yani bir saat felan önce mi oluyor o ne zaman oluyor?
- ya ya hindi hindi başladı geldim yavrım
- bulantın kusman oldu mu, akşam yemeği yedin mi?
- bi gün höşmerim yemeye gelin yavrıım
- tamam teyze bi şunu çözelim, sohbete geçeriz. ne yedin akşam?
- eh işte bıcımıcık yedim
- bıcımıcık??
- bıcımıcık bıcımıcık...
ya: hayır
enkire: burası
hindi: şimdi
şakımak: ağrımak
bıcımıcık: çok az
debenlemek: yavaş yürümek
iyatrak: derme çatma
bu bölgede yaygın sorulan bir soru,
- bacağımda damar bingeşti tohtor bey, nedendir o?
- öyle bir şey olamaz, damarlar olduğu yerde durur.
bingeşmek: üst üste gelmek
oğlan eşi: karın sarkması(?)

Doktordan temiz anlıklar - Nisan ve İnsan

07 Nisan 2012
Odun kırmak çok zevkli ama bi sorun var, odun bitti lan!

08 Nisan 2012
Muayene sırasında,
- Teyze! Burası ağrıyor mu bak bastığım yer?
- Ah enkire...enkire şakıyo
- Enkire napıyo? Enkiren mi ağrıyo? Enkire?!
- Yani orası ağrıyo diyor doktor bey
- Haaa ahahh tamam o zaman...

14 Nisan 2012
Protokol olarak tam kadro yerimizi almışken derbinin iptal olması hoşolmadı. Gerekli açıklamayı belediye başkanımız yaptı "Şu yağmur Kemer'imize yağaydı da diktiğimiz ağaçlara can suyu olaydı."

19 Nisan 2012
Yeşilova "acil"inde olduğumdan dolayı g*revdeyim.
Karın ağrısı ile gelen teyze ile,
- Teyze! Buran ağrıyor mu?
- Yah
- Burası?
- Yah
- Bura?
- Yah
- Burası ağrıyo mu?
- Eccük
- Burası mı?
- Yahh
- Burası o zaman ha?
- Yah ya
- Burası de mi?
- I-ıh yah
- Teyze!?!?...

30 Nisan 2012
- Geçmiş olsun neyiniz var?
- Ben kan verecektim de
- Çarşambaları kan tahlili yapıyoruz
- Yo tahlil yaptırdım ben, kan verecem kan alın benden
- Ni-niye?
- Kan fazlaymış bende, uyuşuyor her yerim kan vereceğim
- Kim dedi size bunu
- Ortopedi dedi, MR çektiler, kan fazlaymış, ver dediler
- Öyle bir tedavi yok, dahiliyeye gidin, geçmiş olsun
(bir süre sonra tekrar gelen)
- Kan verecem ya ben
- Kan tahliliniz olmadan alamayız beyefendi
- Ben biliyom ben, kanım çok benim
- Kızılaya verin
- Siz alıverin ya
- Cık
(bir süre sonra tekrar...)
- Bi 5-10 gram alın bari
- Haydaa...
Hatta aradaki diyaloglardan:
- Normalde insanda 15 ünite kan olurmuş, benimki 16,5.
- Diyorsunuz?
- Evet ya! Ortopedi dedi.

31 Ağustos 2012

Doktordan temiz anlıklar - Mart Kapısı

10 Şubat 2012
‎- Geçmiş olsun, amcanın sorunu neydi teyze?
- İki gündür iş kesiyor bu bize tohtor beyy.
- Nassı ya?

17 Şubat 2012
Acilde, ayaklanmış kaçarken yakalanan hasta ile geçen diyalog,
- Hey, nereye gidiyorsunuz yahu?
- Camiye, namaza gidiyorum.
- Ahahh iyi misiniz bari?
- İyiyim ben iyiyim.

26 Şubat 2012
Alevde futbol keyfi blog yazısı

28 Şubat 2012
Paso geçici görevlendirme çıkaran müdürlüğümüz bir kez de Kemer'e
"I don't need no doctor" desin, dişimi kırayım.
W.A.S.P. - I Don't Need No Doctor

02 Mart 2012
Kemer'de sular bulanık akıyor, benden haber alamazsanız 112yi arayın.
The Protocol(!) blog yazısı

03 Mart 2012
Vakka vakka blog yazısı

04 Mart 2012
Bulanık akan sular konusunda Kemer'i rahatlatan açıklama hizmetlimiz Mehmet beyden geldi, "İçebilirsiniz doktor bey."
- İçiyorum bak
- İçin için, bişi olmaz

11 Mart 2012
Bir gün de Yeşilova'nın yüzü gülsün dedim ve hizmete geldim.

12 Mart 2012
"Hadi hayırlı işler" diyerek uzaklaşan hasta ve hasta yakınlarının bu cümlesi hala beni şaşırtıyor, şöyle bir etrafıma (dükkana?!) baktırıyor. Henüz alışamadım.

19 Mart 2012
ÖSYM: Şifrenizde en az 1 büyük harf, en az 1 küçük harf, en az 1 rakam ve en az 1 özel karakter bulunmalıdır. Özel karakterlerden bazıları şunlardır: nokta (.), virgül (,), noktalı virgül (;), iki nokta (:), artı (+), eksi (-), yıldız (*), soru işareti (?), ünlem (!), yüzde (%), vs. Lütfen düzeltip tekrar deneyiniz.
"%100Orçun" nasıl? :D

20 Mart 2012
Dr. Orçun Sercan Yeşilova'da hizmetinizde...

21 Mart 2012
Jandarmadan komutanın aradığı söylenerek telefon şahsıma uzatılır,
Komutan - İyi geceler doktor bey.
Ben - İyi geceler buyrun.
Komutan - Ya bizim bi' çocuk vardı, saman nezlesi varmış, yüzü gözü şişmiş, bizim burada yapacağımız bi' şey var mı yoksa size getirelim mi doktorum?
Ben - Çocuk kaç yaşındaydı?
Komutan - Çocuk diyorsam asker ya, öyle çocuk değil
Ben - Ahahahh anladım gelsin buraya...

22 Mart 2012
Vakaya gittim, gelicem.

23 Mart 2012
Bugün şunu gördüm ki kaymakamla görüşeceğim zaman sakalımı kesmeme gerek yokmuş, kaymakamı görünce sakal kendiliğinden öbek halinde dökülüyormuş zaten. ahuahahh

24 Mart 2012
Doğum yeri Böbekler yazan teyzeye, "Böbekler neresi teyze?" diye sorduğumda, "Bura, Kemer işte, Kemer'in eski adı Böbekler yeavrum." cevabını aldıktan sonra artık size Böbekler'den haftasonuna mutlu bir başlangıç parçası gönderiyorum :D Böbekler'de hava çok güzel bu arada. Sizi Böbekler'e beklerim. Böbeklerim!
Red Hot Chili Peppers - Look Around

25 Mart 2012
Bilinen ne hastalıkların var teyzee?
- Çok hastalığım var benim yavrum, bir kez ölmüşün ben yoğun bakımda, öbür tarafa gidip gelmişin yani
- Nasıldı?
- Ne neresi nasıldı evladım?
- Öbür taraf nasıldı teyze, gidip gelmişin ya bi anlat
- Ehehh ne bilen yeavrum, haberin yok benim görmedin bişşi

27 Mart 2012
Banka gişesinde,
- İyi günler, ben hesabımdaki maaşımı çekecektim
- (çalışan bayan ekrana baktıktan sonra) Pardon, nerede çalışıyorsunuz?
- Burdur'da hekim olarak çalışıyorum. Siz de mi Burdur'da çalıştınız?
- Yok, ben de orada çalışayım demiştim de, olamazmış ehhehh

28 Ağustos 2012

Doktordan temiz anlıklar - İlk Trimester

05 Ekim 2011
Tanıdıklarımın hep büyük şehirlerde yaşıyor olması mecburi hizmet tercih skalamı daraltıyor.

13 Ekim 2011
(mecburi kurası dakikaları)
Kendi durumumu beğenecek miyim acaba?

14 Ekim 2011
Burdur Kemer TSM kesinleşmiş birinc...pardon. Atandığım yerdir.

31 Ekim 2011
(tabipliğe resmen başlangıç)

22 Kasım 2011
- İy'akşamlar, şikayetiniz?
- Genzimde gıda kaldı sanırım.
- Ne yiyordunuz? - Lahana salatası.
- Lahana salatası genizde kalmaz.
- Böyle hani genizde takılacak yer olur ya orda gibi
- Genizde öyle bi yer yok, geçmiş olsun.
- Sağolun...

19 Aralık 2011
Bir teyzeye kendi otomatik elektronik makinesiyle tansiyonunu ölçmesini gösteririz. Makine ölçer ve ölçtükten sonra mekanik kadın sesiyle başlar, "tansiyonunuz yüz-altmış-beş seksen-üç nabzınız seksen-bir" bir süre sessizlikten sonra...
- Eee teyze bak öğrendin mi tansiyonunuu
- Söyledi bişiler de kaçırdım evladım ben be
- Bak şimdi yazdı burda, tansiyonun 16 buçuğa 8 çıkmış
- Hee iyi o zaman sorun yok yani çalışıyor makine
- Makinede sorun yok da senin tansiyonda sorun var teyzee
- Eheheh doğrudur yevrum...

25 Aralık 2011
Mec-bur-DUR! blog yazısı

05 Ocak 2012
Bana görevlendirme çıkmaz derken Van'a görevlendirmem çıktı.
O yüzden bu şarkı bana, pardon Van'a gelsin. Orda da dinlemiş olurum.
Psycho Killer(Live)(1984)

06 Ocak 2012
(Van'a gitmeden önceki son gece)
"This could be the Van" diyorum ve huzurlarınızdan ayrılıyorum.
Limp Bizkit - The One

23 Ocak 2012
Mec-bur-VAN! blog yazısı

27 Ocak 2012
‎7 gündür kurumayan sinüslerim kaymakam karşısında 20 mendil eskitmeme sebep oldu. Hastalığım dolu dizgin devam ediyor...

03 Mart 2012

Vakka vakka

(Sabah ilçe içinden bir vaka haberi gelir. Vakayla uyanmış olduğumdan dolayı burnum ve boğazım doludur. Hastaya serumu taktıktan sonra kendime muameleye başlarım –tıkalı yerleri boşaltmak suretiyle-...)
Teyze 1 - Geçmiş olsun doktorum, geçen de bize geldiydin hala iyileşmemişin ya
Ben - Ehehh öyle oldu biraz
T 1 - Sıcak yerden geldin herhal, alışamadın
Ben - Hee Antalya’dan geldim
T 1 - Anaam tabi ya Antalya’dan gelmişin burayı nereden bilicen, alırsın soğuğu. Bal ve zencefili karıştır ye, gribe iyi gelir
Ben - Her gün mü, hastalandığımda mı? (tedavi mi proflaksi mi)
T 1 - Her gün
Diğer teyze söze girer,
Teyze 2 - Yaa ben geçen bal ve zencefil kaynattım, tadı bi kötü içemedim
Ben - Sen kaynatmışın teyze bak diğer teyze direk yiyeceksin diyor
T 2 - Bak zencefil de burada hatta kaldı getti(arkasından bir poşet çıkaran)
Şoför İsmail Bey – Teyze bu zencefil değil, kabuk tarçın bu ya hahaa
T 2 - Enee yanlış olmuş ya o zaman, neyse...doktorum bi bardak daha çay al, gribe iyi gelir
Ben - Ne kattın teyze çaya, niye iyi gelsin
T 2 – Ehehe ya sıcak ya öyle iyi gelir yavrum öyle derler
Ben - Teyze yoksa kabuk tarçınları mı attın demliğe kaldı getti bitsin diye
T 2 - Hehehehe yok yavrum bişi atmadım valla
Ben – Kabuk tarçınları et yemeğine atın, etin ağır tadını hafifletir, yemeğe aroma katar
(niye bu açıklamalara giriyorsam ;p)
T 1 - Bu doktorum geçen gün bize geldi, bi teyzemize serum taktı eyi etti, o gündür iyi teyze
T 2 – Valla ilçemize hep iyi doktorlar geliyor çok şükür, çok şanslıyız
Ben – Amcanın ağrıları önceden de oluyormuş, var mı bi ağrı kesici ilaç evde?
T 2 – Yok gali gidince Tuncay Bey’e(Aile hekimi) bi sürü ilaç yazdırıyoz, daha bi de ağrı kesici yaz diyemeyom valla, şükür güzel yazıyo bayaa
Ben - Amca ne ilaçlar kullanıyor bi gösterir misin bana
T 2 (kutuları önüme yığar) – Bunları kullanıyor düzenli
Ben – Yeni bi ilaca başlamadı di mi son günlerde
T 2 – Ya ben dünden beri ağrısı var diye kendi şu iki ilacımdan da verdim.
Ben – Ahahh iyi de teyze ağrı kesici değil bunları niye verdin?
T 2 – Ne bilen bana iyi geliyor ya, o da iyi olsun deye, ne bilen ben. Bi de ben içerken görüyor, istiyor.
Ben – Ahahh verme sen teyze bunları, su ver, bu ilacı içine attım de ahahh(kıps)
T 2 – Bi de şu ilacını sinir ilacı diye içmedi, hiç açmadı inat ediyo, niye iççem içmem ben diyo
Ben – Amcaa(duysun diye bağırarak), bunu akşamları yemekten sonra iç, baş ağrılarına da iyi gelir bu bak! (teyze2ye dönerek kıps yapan)
Artık serum biterken, biz gitmeye yakınken
T 1 – Evli misin doktorum, bak bu(teyze 2) düğünlerde iyi oynar, oynatırız
Ben – Ahahah hadi ya
T 1 – Çağırırlar her düğüne oynasın diye
Ben – Evli değilim de, yakında da olamaz, hmmm teyze biraz sıksın dişini de o zamana buralarda(!) olursa artık bakarız
Teyzeler dahil herkes - Ahauhahaa
DrÇun Show burada sona eriyor. Bir telefon kadar yakın...:D

02 Mart 2012

The Protocol (!)

(Kaymakamla yapılacak toplantı öncesi 1(bir) sandalyesi olan ilçenin ileri gelen şahıslarıyla birlikte yan odada beklerken...)
- Buyrun oturun doktor bey
- Yok teşekkürler
. . .
- Doktor bey buyrun
- İyi böyle sağolun
. . .
- Doktor bey ayakta kalmayın
- İyiyim ya oturacağız zaten birazdan içeride
. . .
- Doktor bey niye ayakta
- Sağolun siz buyrun
. . .
- Doktor bey?
- Tamam oturuyorum
- Çay?
Doktor oturtuldu, çaylandı. Görev tamam.
(İyi de herkes ayakta, bir ben oturuyorum elimde çayla...)

26 Şubat 2012

Alevde futbol keyfi

Öncelikle Beşiktaş-Braga maçında (2-0 deplasmanda beşiktaş galibiyeti ile sonuçlanan ilk maçın rövanşı) Braga'nın golünün maç içindeki tekrar gösteriminde 2. golü yediklerini sanıp sinirlenen Beşiktaşlı ağabeyime buradan selam göndermek istiyorum. Kendisinin futbolla arası iyi değildir, bunu da hafifletici not olarak buraya düşmek isterim.
Birkaç gün geçer, günlerden dün olur ve Kemer'de 4 Fenerli polis arkadaşla maç izleyemeye başlarız. Önceki hafta Fenerin geride olduğunu görüp ikinci yarısına gittiğim maçı Fener çevirmiştir ve benim hiç hoşuma gitmemesinin aksine Fenerli polislerimiz tarafından uğur getirdiğime inanılmıştır. Bu sefer bu zorlu maça bu yüzden maçın başında gitmişimdir ki öyle bir uğur getirme durumu olmasın. Fenerbahçe için işler hiç yolunda gitmez ve Es Es 1-0ı yakalar. TVde skoru görmüş olan güzel insanlardan bir GSlı kapıyı tıklar, ve odada 2 GS 4 FB olarak maç seyrine devam ederiz. Ardından ikinci yarı olur. Eskişehir 2yi de bulur ve odaya 2 GSli daha 5er dakika aralıkla dahil olur. 4 GSlı 4 FBli oluruz. Fenerlilerde damla damla gelen güzelim GSlıları gördükçe sinir hat safhaya ulaşmıştır, gelen FB golünden sonra da ortadaki sehpa FBli komiserimizin tekmesiyle taklalar atar. Zayiat 4 çay bardağıdır. Kaçan bir FB golünden sonra da TVa bardak fırlatılmasının önüne GSlılar olarak son anda müdahele edebilmişizdir. Zira bugün GS-BJK maçı vardır, TV bize lazımdır. Maç 2-1 Es Es lehine biter. Bunu üzerine bugün BJK tarafını tutan FBliler, 3-2lik son dakika gollü Galatasaray galibiyeti sonrası yine hararetli, yine hakeme öfkelidirler. Olsun, maçlar böyle güzel.
(Not: Kaymakamımızın da dahil olduğu bugünkü maçta herhangi bir zayiat olmamıştır.)

Laf atıl adam

Daha önce hiç tanışmadığım, hayatımda hiç görmediğim kişiler tarafından gerek bir işimi hallettiğim sırada olsun, gerek kamuya açık herhangi bir alanda olsun, bir yaş grubu ayırt etmeksizin herkes tarafından "laf atılası insan" olduğumu biliyorum. Zaten anlattığım olaylarda bu üçüncü kişiler ile geçen diyaloglarım sık sık yer alıyor. Aslında çok yakın bir zamana kadar da herkesin bu tip olaylar yaşadığını düşünüyordum ve çok normal geliyordu. Artık anladım ki herkes bunları yaşamıyor. Mizaç olarak laf atıldığında terslemeyecek, ve belki de bu lafı göğsünde yumuşatıp voleyi vuracak bir insan görünümü var bende kuvvetle muhtemel. Çünkü kaç kişinin whopper yerken bir kız tarafından ensesi kesilmiş ve "çok yeme patlayacan!" denilmiştir ve yüzümü görünce, "pardon yaa ehhe ehhe" denilmiştir. Bu birine benzetilmeme dayalı yanlış anlaşılma hikayesi olabilir tabi ama benim ensem de benzetildiğim kişiyle birlikte kesilesi bir ense, samimi bir ense. Kaç kişinin, Boğaziçi Üniversitesinin o güzel kampüsünde, kredi kartı vermeye çalışan bir kız tarafından konuşmasının sonlarına doğru iki meme ucu birden sıkılmıştır. Meme ucum sıkılası demek ki. Bunlar "laf atılası insan" örneklerimden çıkıp, taciz edilesi insanım örnekleri gibi gelse de, bu hareketler diyalogların bir parçası kanımca. Yine geçen gün Kemer'e gelmeden önce Antalya'da fırından yiyecek bir şeyler alırken "şundan iki tane alayım...mmm ya da üç olsun o...bu neyli?...bundan da alayım, ııı dört tane alayım...şu peynirli mi? ondan da ııı iki yok yok beş tane olsun" şeklinde performansımı sergilerken, beni seyreden ama aslında alışverişe gelmiş teyzeler tarafından "ay yavrum genç işte...iştahlı iştahlı maşallah...yesin yesin...öğrenci tabi bak ne görse istiyor...yarasın kafaları çalışıyor tabi maşallah" sözlerine maruz kalıp duymazlıktan gelmiştim. Ama fırıncı ile performansımın sonunda "Öğrencisin değil mi evladım?" diye soruyu yüzüme bakarak yapıştırmışlardı. "E-evet ehheh" diye reflex cevabı verdikten sonra parayı uzattım fırıncıya, fakat o sırada beynim faaliyete geçip beni doktor olduğum konusunda uyardı. "Ya öğrenci değilim pardon, doktorum ben ehehh" desem de teyzeler pek sallamadı gibi geldi bu vakitsiz gelen cevabı. İki gün önce yaşadığım bir başka diyaloğa geleyim. Öncelikle hayatımda nefret ettiğim bir şey varsa o da damacana taşımaktır. Belki tüp taşımak bununla kapışabilir. Daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, o da 3(üç) damacana taşımaktır zira geçen gün eve 3(üç) damacana taşıdım. Aynı anda değil tabiki, birini bırakıp diğerini çıkarıyorsun. Moda girmiş ve bu işi yaparken ikinci damacana omzumda iken asansörde bir beyefendiyle karşılaştım. Pizza kulesi gibi hafifçe yanıma eğildi ve "Süralın damacanasını kaça veriyorsunuz?" dedi.(süral: bir su markası) Bir an afalladıktan sonra ne konumda olduğumu anladım ve "ahahh ben sucu değilim, sadece taşıyorum, bilmiyorum fiyatını" dedim. Omzumda damacanayla, "sucu değil doktorum" demedim artık. Giderek level mı atlıyorum bu konuda bilemiyorum ama "laf atılası insan" durumumun devam ettiği bir gerçek. Birinin kapısının önüne damacana suyu bırakıp pos makinesini uzatan ve gurur yapmış gibi alakasız taraflara bakan bir su satıcısı olsam yadırganmam, onu gördüm ben. Ama durduk yere farklı diyaloglar yaşamak güzel, rahatsız değilim bundan. "Bir sorun olduğunda akşama doğru arayın ki, akşam yemeğini Burdur'da yiyebilelim ahahah" dediğimde "Aaa doktor yavrum, yemeğimiz var, buyur geçelim içeriye hemen" cevabını hasta yakınlarından alabiliyorum bu görünümüm sayesinde. Bunun zıttı olan insanlar da gerekli elektriği dışarıya yayıyorlar sanırım. Geçen gün haberlerde gösterilen bir tıbbi müdahele sırasında "sen değil siz diyeceksiniz bana!" diye yanındaki hemşireyi tersleyen bir bayan doktor gördüm. Haklıdır belki bilemiyorum da elektriği çılgındı. Evet, ondan elektrik aldım ahahh. Düşündüm de "...ondan sonra ben de lafı bi yapıştırdım, off bunun suratını bi görecen..." insanı hiç olmadım.
İyi böyle. :D
Benzer anılarımın birkaçına arşivde rastgelince buraya iliştireyim dedim de kötü mü ettim? Yoo...
http://orcayhan.blogspot.com/2007/03/dolmuta.html
http://orcayhan.blogspot.com/2009/09/sohbet-edilesi_02.html
http://orcayhan.blogspot.com/2008/05/pit.html

23 Ocak 2012

Mec-bur-VAN!

2011 yılının son yazısı ne kadar Burdur'la alakalıysa, 2012nin ilk yazısı da o kadar Van ile alakalı olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Elbetteki sağlık bakanlığı, belki il sağlık müdürlüğü, ama ben değil. Van'a geçici görevlendirmemin çıktığını Antalya'da öğrendim. Personel şube müdürümüzü aradım, dedim "Benden başka kimler gidiyor?" "Henüz onları belirlemedik doktor bey" dedi. İçimden "te allaaam" dedikten sonra göz açıp kapayıncaya kadar kendimi Van'da buldum. Van kısa bir askerlik gibi geçti(askerlik yapmadım ama tahminime göre), birçok güzel anım oldu ve sanırım bana olumlu anlamda birçok şey kattı. Bendeki Van'ı maddeler halinde kısaca özetleyeyim:
Öncelikle bu görevlendirmede tanıştığım ve çokça zaman geçirdiğim güzel arkadaşlarım, başka koşullarda da görüşmeye devam etmeliyiz. Zira 10 gün nedir ki? Heç.
Verdiğimiz sağlık hizmeti ve yardımlar konusuna burada girmeyeceğim. Blog benim blogum, zorla mı?
Van, -belki de çok düşük sıcaklıklar beklediğimizden kellidir- öyle çok soğuk bir yer değil.
12 günde 1-2 kez hafif kar yağışı oldu. Çok soğuk olacak diye kat kat giyinmek de soğuğu hissetmeme sebebimiz olabilir.
Van, doğası çok güzel(göl ve Erek dağı), büyük ve tarihi(Urartular çılgın atmış) bir şehir.
" Edremit Van'a bakar
İçinde şamran akar
Öyle bir yar sevmişim
Her gören ona bakar..."
Batman'ın da güzel olduğunu güzel birinden öğrendim.
Van'da bir tane battıçıktı(bknz. Antalya terimleri) var. Sokakları labirent gibi. Trafik kuralı yok.
Çadırda sıcaklık 40 dereceleri bulabiliyor. İnsanlar soğuk hakim yerlerde ısınmasını, sıcak hakim yerlerde soğuk ortam sağlamayı iyi biliyorlar. Fakat bunun zıttını olduramıyoruz ya. Misal Antalya'da kışın evler çok soğuk, ısınmasını beceremiyoruz arkadaş.
Gece 01:00. Elimde diş fırçası ve macunu çadıra dönerken Kadir ağabeye ve richtere göre 4 küsür bir artçıya denk geldim. İyi salladı.
Teletexte ülkemizde olan depremleri zaman yer şiddet olarak an be an yazan bir sayfa var, Van'da muhtelif zamanlarda bunu açılmış görüyordum. Evet hala teletex diye bir şey var.
Kaçak ve çakma birçok ürüne adım başı rastlamak mümkün. iPhone 5: 189 lira yazan bir yere girdim. "iPhone 5 daha çıkmadı değil mi ya?" dedim. Satıcı "Bizde çıktı abi. 12 taksit yaparım." dedi.
Hasta veya hasta yakınlarıyla iletişimde sıkça gönüllü simultane çevirmen gerekebiliyor.
Van kahvaltısının ekstrem bi yanını göremedim. Aramam.
Van gölünün sodalı sularında balık olarak sadece inci kefali varmış. Yemedim ama yiyenlerin yarıdan fazlası beğenmemiş. Ayıklanmadan kızartılıyormuş inci kefalleri. Bağırsaklı bağırsaklı...
Van kalesine aşağıdan baktık. Çıkmadık, zira kapkaççılar vardı. Uzadık.
Kıtlama şeker iyi, insan uzakta kaldıkça arıyor ama şimdi aramam.
Otlu peynir, aman aman bişi değil.
Antika fotoğraf makinesi buldum mu alırım.
İçlik giymişsem pantolon denemem.
Ben "bere yakışan insan" değilim.
Gece 10 çorbası tüm ülkede kabul edilen bir öğün olmalı. Sabah-Öğle-Akşam-Gece10
Van ekmeksiz gitmez. Her yemeğe vanılır.
Van'da sebze yemeği yok. Etsiz yemek yok.
11 gece tepemde floresan ışık açıkken uyudum(kapanmıyordu). Göze atkı atarak uyumak alışkanlık yarattı, artık uyurken alnım açıktaysa üşüyor. Bunu bırakmalıyım.
Floresanı 11 gecenin yaklaşık 7sinde sabah güneşin ilk ışıkları zannedip kalktım. Hepsinde atkı gözümden sıyrılmıştı ve saat 5 küsürdü.
Vavien'e her şehirde rastgeliyor ve izliyorum.
Sabo, bir hekimin demirbaşıdır. 44 numara da olsa Çetin'meden giyerim.
Prefabrik, çok sempatik.
Hamsi tavanın hastasıyım, börülce salatasına biterim.
İçmesem de bir karton Djarum aldım, Emir'i andım.
Güney Koreli ne arar la Van'da?
Müfettiş paltosu, soğuk havaya çıkacağın dostu. Atkı ise kanka.
10dan az çocuklu aile görmeyince 4-5 iyi, kararında.
Muradiye Şelalesi doğa harikuleyti.
Doğubayazıt(Ağrı'nın ilçesi) gün batımındaki kasvetli görüntüsüyle, Ağrı dağının arkasında yükselmesiyle, İshakpaşa Sarayı'nın ona tepeden bakmasıyla, büyük ve heybetli bir ilçe.
Kadim dostum Artur'un uçağı icat edene ve havaalanı yapanlara karşı iyi dileklerini
şimdi daha iyi anlıyorum.
Şunu anladım, benim İngilizcem pilot ingilizcesi.
Aktarma, aktarılırken arkadaşınla görüşürsen tadına doyulmayan bir şey.
"Amma, gine de güzeldir Antalya!" Tarık Akıltopu

25 Aralık 2011

Mec-bur-DUR!

"Blogumu takip edenler bilir, bloguma gereken yemini suyunu vermesem de yıl sonunda bir yıl sonu yazısı yazarım illaki." ki diye düşünürken bir de baktım ki yıl sonu yazısı yazmadığım yıllar da varmış. "Şimdi o yılların yıl sonu yazısını yazacağım, ardından bu yılın yıl sonu yazısını yazacağım tamam mı?" şeklinde bir düşüncem yok, paniğe kapılmayın. Yazısı olmayan yıllar benim kafamda, isteyen dinler. Gelelim bu yılın yıl sonu yazısına. Uzun süredir bu yazıyı yazmayı düşünüyordum, yıl sonu yazısı şeklinde olmayacaktı, mecburi hizmete başlamamı anlatacaktı fakat yıl sonu geldi çattı. 2011in son yazısı buna rastgeldi velhasılkelam. Well, ne diyorduk...zorunlu hizmet!
Bir yıl soluksuz geçen intörnlük döneminden -ki bu dönemi altı çıktı kaç kaldı yazımda özetlemiştim- sonra tıptan mezun olmuş, hekimlik hayatıma adım atmadan önce de şöyle bir tatil yapmıştım. Derken atanma zamanı geldi çattı, önce tercihler sıralandı. Antalya'ya yakın yerler yazayım diye düşünmem doğrultusunda ilk sıraya Burdur-Kemer yazdım ve noldu? Kendimi Kemer'de buldum. Antalya Kemer'i çok iyi bilirdim, buraya geldikten sonra bir de Fethiye-Kemer olduğunu öğrendim. Farklı Kemerlere yönelmeden Burdur-Kemer hakkında konuşmaya başlayalım. Nüfus:2000 Rakım yazmıyor zira ilçelere girişlerde rakım yazmaz değil mi? Evet. 2000den anlaşılacağı üzere köy olabilecek popülasyonda bir ilçe. O yüzden anlatımlarımda ilçe yerine köy lafı geçerse yadırgamayalım lütfen. Çağımızın getirdiği nimetlerden biri olan feysbukta tanıştığım Kemer Toplum Sağlığı Merkezi (TSM) hekimi Çetin Beyi arabam olan Çetin'e aldım ve Kemer'e ilk gidişimi bu şekilde yaptım. Bu TSM lafının çoğunuzun aklını kurcaladığını düşündüğümden kısaca açıklayacağım.
TSMler eski sağlık grup başkanlıkları olup, bizim TSMmiz entegre acil sağlık hizmetlerini sunacak şekilde tasarlanmıştır, zira ilçemizde hastane bulunmamaktadır, tek sağlık kuruluşu biz ve alt katımızdaki Aile Sağlığı Merkezidir(ASM-aile hekimliği). Bu uzun cümlenin de komplex olacağını düşündüm ve şöyle özetleyebilirim sanıyorum, bizim işimiz kısıtlı imkanlarımızla acil, 112 ve ilçedeki sağlık denetimlerini yapmaktır. Cümlelerde ufak tefek hatalar olabilir fakat üç aşağı beş yukarı böyledir bu, TSMye çok girdim, yazı hayvani boyutlara ulaşacak diye tırsıyorum aslında.
Hızlandırılmış TSM eğitimimizi geçtikten sonra varmış olduğum Kemer'den bahsedeyim. Hızlandırılmış Kemer turuna çıkalım haydi. Kemer'imizin bulvar denilen tek bir caddesi bulunup, merkezinde kaymakamlık ve eczane bulunmaktadır, ve hatta fırın ve hatta berber... ve daha bitmedi. 3 tostçu 1 tavuk dönerci... Daha ne olsun değil mi? TSMmiz Kemer'in girişindedir ve çevremizde karakol, halı saha, jandarma, lise, ilkokul, orman müdürlüğü, çim saha gibi bir ilçede olması gereken yapılar bulunmaktadır. İlçe turunu da geçtikten sonra gelelim bana. Gel bana yan basa basa...demişken aklıma şu gelmeden olur mu hiç?
Hasdaneye girdim yan basa basa
Ciğerim gurudu gan gusa gusa
Amelyet yerinde ganlı bir masa
Gavruldu sinem külüm babacan

Tohdorlar toplandı bahdılar bana
Çürümüş ah cigerim dönmüş al gana
Amelyat lazımdır dediler buna
Gavruldu sinem zalim babacan
...deyip yüreğimizi güzelce dağladık evet. Zıley zıley. Ben geldim ve Çetin sağlık grup başkanı oldu, diğer TSM hekimi olan ben ise sağlık grup başkan vekili. Buraya adapte olmamda Çetin'in önce sanal alemde, sonra Kemer hudutlarında büyük yardımları oldu, halen de olmakta. Sağolasın büyük başgaaan (Bülent başgaaan videosu geliyor aklıma, bknz. yutup). İlk geldiğimde lojmanı gördüm, Çet lojmanda sağlık memurumuz Ali Bey ile kaldığını, diğer doktorumuz Burak ağabeyin lojmanını yakında boşaltacağını(Demre'ye atandığını), istersem oraya istersem de Çet ve Ali Beyin birlikte kaldığı lojmanda kalabileceğimi söyledi. İlk iki gün TSM işleyişi, ambulans ve gelebilecek hasta profili hakkında bilgiler veren Çet, iki haftalık geçici görevlendirmesi sebebiyle Kemer'den Burdur merkezine ayrıldı. Ali beyin birçok cümlede adı geçmesine rağmen cismini göremedim zira geçici görevle Van'da olduğu da bu cümlelerde geçen başka bir bilgiydi.
Ben iki seçenek arasında Çet ve Ali Beyin kaldığı lojmanda kalmayı tercih ettim, onlar Kemer'de olmadığında yalnız kalmaya başladım. Bir gece bi kapı sesi geldi "tak tak tak!" şeklinde. Ben uyumaya devam ettim. Ses kesilmedi. Tak tak tak! dedim yoksa bu benim kapı mı, nolüyör ya? Uykulu gözlerle kapıyı açtım ve ne göreyim. Bir adam! Kırmızı ağırlıklı, gri reflektörleri olan kıyafetleriyle hafif göz alan, sırtında kocaman bir sırt çantası bulunan kavruk tenli bir adam. Tabiki içeri aldım. "Tabiki" demem yanlış anlaşılmasın, milisaniyeler içerisinde düşündüm ki bu adam "Ali bey" denilen adam olabilir. "Doktorum, uykun ağır heralde" dedi. "Hee" dedim. Gelen kişi gerçekten Ali Bey miydi? Emin değildim. Ama artık bir kere aldım, panik yapmamam gerekiyordu. Çekyata kıvrıldım. Duş sesi gelmeye başladı. Kendisinde 10 günlük kir bulunduğunu söylüyordu. 10 günlük kir=Van'da geçici görev=Ali Bey! dedim içimden ve rahat bir nefes aldım. Uyumuşum.
Sabahına uyandığımda o kendini tanıttı, ben kendimi tanıttım ki bu bütüne biz "tanıştık" diyoruz. Çet'in de geçici görevinin sona ermesiyle birlikte nöbetlerim düzene girdi ve lojmanda 3 devlet memuru olarak yaşamaya başladık. Lojman hakkında genel bir bilgi vermem gerekirse, standart lojman tipi bi kere bilen bilir, 3 oda 1 salon olmasına karşın soba salonda olduğundan kullanılan alan sadece salonumuzdur. Soba kelimesinden kaloriferimizin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Oysaki TSMde kalorifer mevcuttur ve kalorifer boruları lojman binasının altından geçmektedir. Projeyi yapanlar lojmanda insan yaşayacağını düşünmemişler diyeceğim ama lojmanda başka ne yapılır bilemiyorum. Sobalı bir evde ilk kez kalıyorum ve Kemer'e gitmeden önce her yıllarca sobasız yaşayanlar gibi benim de içimde bir "zehirlenmeyeyim lan!" tedirginliği vardı. İlk geceler sobanın etrafını 15 dakika kokladıktan sonra "uykum mu geldi, yoksa zehirleniyor muyum yavaş yavaş" şeklinde sızıp, uyandığımda "hahaaa zehirlenmedim olm, uyandım be uyandım!" şeklinde sevinçle uyanmalar yaşadım. Lakin geçen gece yüzüm duvara dönük yatarken bir koku aldım ki bildiğin mangal dumanı kokusu. Gözümü açtım, ışıklar yanıyor, Çet ve Ali ağabey ayaktaydı. 2-3 dakika önce sobada "pat!"lama olmuş, onlar o sesle uyanmış da ben duymamışım. Camı kapıyı açmışlar. Daha sonra uyuduğum 1-2 gece soba tütmeli rüyalar görmedim değil. Ama sobayı kapatıp uyumak tabiki namümkün. Sobanın ayarı önemli yalnız. Bir gece oluyor cart diye sönüyor, afedersiniz kaba etimiz donuyor. Bir gece oluyor, ateşler basıyor, ter içinde uyanıyoruz, üstümüzdekileri çıkarıyoruz, yorganları bi kenara atıyoruz. Dışarısının havası, soba kovasındaki kömür oranı ve alt katta attmiz(acil tıp teknisyeni) Selma'nın soba yakıp yakmaması bunları etkileyen faktörler. Sobayı genelde ayarlayan Ali ağabey bunları ölçüp biçiyor ve ona göre strateji belirliyor diye düşünsem de belli olmuyor tabi. Multifaktöriyel işler işte nabacan, evde 3 tahsilli de olsa kaba etlerinin donacağı varsa donuyor. Gece ateş basmasını tetikleyen tek faktör, sobanın gereksiz harlanması değil aslında...
Bitmek bilmeyen gece yiyişleri... Gece ve yiyiş aynı cümlede olunca lötfen farklı yönlere çekilmesin, röca ederim, unutmayalım ki Kemer'deyiz. Saat 24:00da sobanın odununun o alevli yanması geçince üstünde illaki bir şey ısıtırız ve yaklaşık 02:00ye kadar sohbet eşliğinde onları yeriz. Sohbet konuları genelde "sosyal hayat" içerikli olup, yenilen bu şeye göre uyku tutmama durumu yaşanabilmektedir. 4-5 gece önce artık ne yediysek ilk uyuma pozisyonumuz olan 3 erkeğin birbirine ardlarını dönmesi pozisyonundan, senkronize şekilde yüz yüze gelme pozisyonuna, sonra tekrar ardlara dönmeye, sonra karma pozisyonlara geçiş olmak üzere hışır hışır yorgan sesleriyle birlikte uzun süre bizi uyku tutmadı. Hesaplarımıza göre o gece bazlama yemiş olabiliriz lakin tam kestiremiyoruz. Bu aralar soba üzerinde kumpir, pizza, ekmek kızartma, calzone ısıtma gibi girişimlerimiz midemizde noktalandı. Ben gelmeden önce bu gece yemekleri bu kadar çeşitli olmuyormuş Ali abinin dediğine göre, böyle kıvamında oldu kanımca, her gece aynı şey yenir mi ya? Gerçi her gece bir şey yenir mi, bu ayrı bi tartışma konusu.
Üç kişi aynı odada kalınca çalan telefon hepimizi etkiliyor ister istemez. Arka arkaya 2 sabah veteriner Özkan Beyin Ali ağabeyi aramasıyla uyandık, 3. sabah ben bekledim ki Özkan Bey arasın da uyanalım. Pavlovluk işte, insan da olsan bekliyorsun. Veteriner demişken aklıma hayvanlar geldi. Burada hayvancılık çok yaygın. Attmiz Zekiye hanımın kızı Beyza(2) hem hayvanları sevdiğinden hem de sık sık gördüğünden büyüyünce inek bakıcısı olmak istiyor mesela. Beyza çok tatlı bir kız, kendisini çok sevdiği bir kuş olan pelikana benzetiyor. Geçen gün yemek yerken bana "impala, impalaa" diye seslendi. Çizgi film izlemekten hoşlanmıyor ve palyaçolardan korkuyormuş. Çay içmeyi seviyor. Tam benim kafa, maşallah, bu noktada kulak mememizi çekip tahtaya vuruyoruz.
Ve devam ediyoruz. Zira yaklaşık 1 ay önce bir bacak kırılması vakasına gittim. Tarlanın ortasında yatan yaşlı bir amca ve etrafında toplanmış mini bir kalabalık. Dedim "amca noooldu?" "oyy bacaaam kırıldı" dedi. "tarlada nasıl kırıldı bacağıın?" dedim, "koç tosladıı" dedi. Dedim "kendi koçun mu amca?", "evet, ben onu görmedim, arkadan gelip vuruverdi" dedim. Koç ortalıkta yoktu, toslayıp kaçmış demek ki. O dönemde boğazına lahana salatası takılma şikayeti olan bir amca gelmişti. Dedim "yediğin balık, boğazına takılan kılçık olmasın?", "yok ya lahana salatası yedim" dedi. Lahana salatasının boğaza takılmayacağını, ek olarak boğazda lahana salatasının kaçabilecek yeri olmadığını anlatmıştım. Koç ve lahana salatası vakaları aklımda çıkmamaktadır.
Gördüm ki Kemer halkımız anlayışlı ve yardımcı insanlardan oluşmakta, bu da vakaların güzel yanlarının olmasını sağlıyor. Genelde nereli olduğumu soruyorlar ve Antalyalı olduğumu söyleyince gözlerinde bir mutluluk oluyor. Teyzeler genelde oğlum diyerek seviyor, vakada yanlışlıkla ayağına otursam da "möhim deel evladım aman nolcek" diyorlar. Yolda herkes birbirine selam veriyor. "Bir sorun olduğunda geç kalmayın, hem vakitlice ararsanız, Burdur'a gitmişken biz de yemek yemiş oluruz." dediğimde yemeğimiz var doktor bey diyerek yemeğe yönlendiriyorlar. Bir de bunları Burdur şivesiyle söylüyorlar ki yakında ben de sökeceğim bu şiveyi umuyorum. Kemer pazarında bir satıcı "Ya alcen ya çalcen, ya alcen ya çalcen!" diyerek amme ve gramantin satıyordu ki çok hoşuma gitmişti. Köyde yapılan duyurulara da kulak kesilmeye artık alıştım. Mesela yarın ormana fidan dikilmeye gidilecekmiş, ilgilenenler belediyeye başvuracakmış. Bir de "sela" duyurusu var ki vefat eden hastaları da o şekilde öğrenebiliyoruz. Mevlüt ve düğün yemeklerini kaçırmamak gerekiyor zira yiyecek imkanlarımız kısıtlı. Ama tavuk dönercimiz gerçekten leziz tavuk döner sandviçler yapıyor, hakkını yemeyelim. Bir Antalyadaki Dönerci Ercan, iki Sultan Döner, o derece, ki tavuk döner pek hazzettiğim bir şey değildir. Tavuk dönerimizi genelde öğlen eczacımız İbrahim abinin yanında yiyoruz ki bir ortam değişikliği, bir muhabbet farklılığı oluyor, hafif sosyalleşiyoruz. Cuma günleri olan halı saha maçları da ayrı bir sosyalleşme noktamdır. Son kaymakamlık turnuvası şampiyonu aile hekimimiz Tuncay abinin takımında olmak benim için bir onurdur. Karakolun bitişiğinde bulunun ligtv izleme odası da polis arkadaşlarla tanışma noktası olup, üçüncü sosyalleşme noktası da bu denilebilir.
Sosyalleşme demişken, yıllarca beraber olduk, özellikle son bir yıl o staj senin bu staj benim beraber koşturduk, yeri geldi kardio dansıma şahit oldun, yeri geldi bir "yiiitti yiiitti" lafıyla aklımız bambaşka yerlere gitti. Mesajlarıma aramayla cevap veren, 657ye geçer geçmez 657 dakikalık tarifeye geçmiş kadim dostum. Evet senden bahsediyorum Artur. Nöbetin iyi geçsin canım kardeşim. Ben de nöbetteyim ama sen daha sıkı tutuyorsun, aman sadece sıkı tuts. Bu nöbet seizure değil, sakın karıştırma Camo gibi (Özge Camo'ya selamlar, sıkı olma yolunda başarılar). Ve sen Tefenni efendisi Hüsort, lahmacununu bugün Ali ağabeyle yedik, yetimleri doyurdun artık sırtın yere gelmez diyor Ali ağabey. Ve sana üç çift lafım var Ern, kampa gelmem ama takılmaca olur bak ahahhh İro sana sözüm yok, Sinem'e selamlar. Onur Ki, adamsın adam, kıpss. Emrah Ka, derhal zaman tünelinden kaç, bunu senden elf adım olan Emrah Kandemir için istiyorum. Ve ecnebi diyarlardaki Ilgay(bak bi zaman tüneli vakası da senin) ve Melish(TUS yerine B2ye mi kassam?), gelecek yıl vakitlice gelin de Emir Bey'i askerlik şubesi çıkışında kapalım.
Başka değinecek tonlarca yaşanan olmasına karşın destansı bir yazı olması, yazının okunabilirliğini azaltmakta maalesef, ki çoğu anı da seslerle farklı yerlerine vurgu yapılarak anlatılmalı ki onları ben sana yüz yüze anlatırım bilahare. 2011 yılı böyle geçerken 2012 yılının mutlu hareketlenmelerle dolu olmasını diler, alkışlarla üzerime rahat bir şeyler giymeye giderim. 112 kıyafetleri de bi yere kadar.
Hormonlaraa yenik kızım, hormonlara hormonlara hormonlara hormonlaraa...

05 Kasım 2011

Ne tecil ama?

"Pardon ne kuyruğu bu?" sorusunu sorduğumda "Vallaha ne kuyruğu olduğunu bilmiyorum, kuyruğa girin dediler girdik." cevabını aldığımda bazı işlerin günlük hayattaki gibi olmayacağını anlamakta gecikmedim. Sonuçta askeri sistemin işleyişi hakkında oradan buradan benzer şeyler hep duymuştum. Emre itaat etmek gerekti. Alt tarafı tecil işlemlerimi halledene kadar bu düzene uymam gerekiyordu. Velhasılkelam ben de girdim sıraya. Şubeden içeriye kuyruk oldukdan sonra almaya başladılar. En azından girebiliyorum diye sevindim zira önceki gelişimde henüz saat 14:30 olmasına rağmen "bugün git yarın gel" muamelesi görmüştüm. İşlemlerimi o gün içinde halledebilirim umarım temennisiyle girdim içeriye. Komutan, -bağırmaları ve emir vermeleriyle o kişinin komutan olduğunu düşünüyorum, zaten pek rütbe bilgim de yoktur, pırpıra bakarak rütbe belirleyemiyorum, kaldı ki takım elbiseliydi bu beyefendi- kimsenin ayakta kalmamasını buyuruyordu. Yoksa işlemlerimiz yapamayacakmışız. Herkes kenarlardaki banklara yerleşti. Komutan gerekli açıklamaları yapacağını söyledi. İyi de herkesin işi farklı, kime gerekli açıklamayı yapacak, bu açıklama acaba nasıl bir açıklama olacak endişesi kapladı içimizi. İçimizi diyorum, çünkü bankta oturan herkes yapılan söylemler sonrasında birbirlerine çaresiz gözlerle bakıyorlardı. "Bırakın beniiii" diye çıkışa doğru koşsan bacağına sıkarlar gibi bir ambiyans oluştu zaten. Diyorum içimden, yanlış işlem yapılıp beni askere almasınlar. Zira soru da soramıyoruz, nereye yönlendirirlerse he diyecek durumdayız. Neyseki anksiyete dolu birkaç dakikadan sonra komutan tecil için bekleyenlere bir form dağıtacağını söyledi. Formlar ellere dağıtıldı, lakin kalem yok. Belli bir süre içinde doldurup toplanacaksa yetiştiremeyebilirim kalem işini halledene kadar diye düşünürken (tanrım ne hallere düştüm), 4 yıllık mezunların form doldurmamasını söylediler bu sefer. Elde boş form beklerken "4 yıllıklar içeri sol tarafa girsin, sağda otursun beklesin" dedi komutanımız. Kalkacakken soru dolu gözlerle bir baba ve oğul bana bakıyordu. Bi soru sormak istediler, tabi buyrun dedim. Şimdi oğlan üniversite son sınıftaymış, birkaç dersi kalmış vermesi gereken, acaba tecil yaptırması gerekiyor muymuş? Dedim ki "Okul ile ilişkisi kesilmediyse tecile gerek yok, öhmm öhmm". "Ama" dediler "bizim çocuk 3 yıldır kalmış olacak ve okuldan atılmış oluyor sanırım bu durumda" . "E onu bilemeyeceğim artık sorun o zaman" derken ben ayaklandım ve içeri girmeye yeltendim. Komutanla ayakta teke tek oynadım. "Nereye?" dedi, dedim "4 yıllık mezunlar girmiyor muydu?" "E niye ben söyleyince girmedin" dedi, dedim "arkadaşlar bir şey sordular, onu yanıtladım(te allaaam)" "Tamam gir içeri sola, sağda otur bekle" dedi. Biliyorum dedim(içimden) ve girdim içeriye. Orada da doğru yere oturmadığımızı bir yarım saat sonra öğrendik. Başka işlemin oturaklarında oturuyormuşuz 4 yıllık tecilciler olarak. İşlem sırası geldi ve elimdeki tahminimce istenecek bütün belgeleri verdim, zira "gerekli belgeler" diye hiçbir net açıklama askeriyeden verilmiyordu. İşlemi yapan bayan tıkır tıkır ilerlerken, bir yandan da "İşleminiz tamamlandı, mevcut teciliniz 2 yıllıktır." cevabını almayı bekledim. Lakin resmi işler öyle süründürmeden kolay tamamlanmıyor. Nüfus cüzdanında sorun olmasın diye onu bile yenilememe rağmen mezuniyet belgesinin aslını getirmemem işlem yapıcı bayanın dikkatini çekti. "Bunun aslı nerede?" dedi, "Bunun aslı evde de bu ASLI GİBİDİR." dedim. "İyi de bunun aslı lazım" dedi, "Ya adam gibi şunlar lazım diye yazmıyorsunuz ki yahu" diyemedim. "Eee napacaz?" dedim. Bir süre sessiz bir bekleyiş yaşadık. Bu sessiz bekleyişlerde işlemci bayan bilgisayar monitörüne bakarken, biz onun neye baktığını göremeyiz. Resmi işler böyle. Sessizliği o bozdu. "Eee napalım seni?" Bilmiyorum, atsan atılmaz satsan satılmaz diyecekken, "Ben senin işlemlerini geçici olarak hallediyorum, verem savaşa ve Karpuzkaldırana 3 gün içerisinde saat 15:00te muayeneye gidip geldikten sonra onu da getir tamam mı?" dedi. İçimden ahhh bee bugün bitmedi işler diye düşünürken oldukça çaresizdim. Zaten saat de bekletmeler sonucu 15:00i bulmuştu. Verem savaş sonucunun da röntgen çekildiği günden bir gün sonra alındığını düşündüm ve bir günü karpuzkaldıran artı vereme vermek gerektiğini anladım. Şubeye ancak 2 gün sonra geri gelebilirdim. İşler gittikçe uzuyordu anlaşılan... 
2. gün Karpuzkaldırana geldiğimde saat 15:00ti. Kapıda duran askere tecil için geldiğimi belirtip içeri girecekken, "üç buçuk dört gibi gel" cevabını aldım. Dedim "üç buçuk mu, dört mü?" "üç buçuk dört gibi" diyerek belirsiz cevabını tekrarlamış oldu. Okurken daraldığını hisseder gibiyim ama ben bunları yaşadım. Bir de bu açıdan bak. Oyalandıktan sonra "üç buçuk dört gibi" tekrar Karpuzkaldıran önüne geldim. Muayene sırasının gelmesi 17:30u buldu. Muayene ise 1 dakika sürdü sürmedi... 
3. gün artık evraklarımı tamamlamış ve tecile hazır bir şekilde askeri şubeye saat 10:00da vardım. Kapıda gene içeriye almadılar ve bekle dediler. Beklerken benden başlayan yaklaşık bir 15-20 kişilik kuyruk oluşturduk yarım saat içinde. Derken kapıdaki askerden şöyle bir sesleniş geldi "Arkadaşlar, öğleden sonra geliyorsunuz!" İçimizden laaaan diyerek dağlara taşlara haykırasımız gelse de yutkunduk. Öğleden sonra geldim ve içeri girmeyi başardım. İşlemlerime yine aynı bayan bakıyordu. İçeride yine hatrı sayılır bi süre bekledikten sonra beni çağırdı. İşlemci bayan "Ya niye böyle yüzün asık, enerjin düşük, hayata atılacaksın canlan biraz." dedi. "Yaa şu tecil işlemleri bi hallolsun, o zaman yüzüm nasıl gülecek kim bilir, üç gündür bununla uğraşıyorum yahu" dedim. Karşılıklı tebessümleştikten sonra atantığımın haberini verdim (önceki muhabbetimizde merak ediyordu), benim adıma sevindi. Kısa süreli muhabbet sonucunda tecil işlemlerimi halletti ve askerlik durum belgemi takdim etti. Bende 3 gün süren bu işlemler kimi arkadaşlarda 1 gün, kimi arkadaşlarda "sistem yok, başka zaman gel" gibi ertelemelerle 3 hafta sürmüş. Şimdi bunlar kader kısmet meselesi senin anlayacağın, alnında ne yazıyorsa o :D

29 Ağustos 2011

Çetin muayenede

Yine mi taşıt konulu bir yazı! Bir batağa girdi çıkamıyor! Yaratıcılığı körelmiş bunun! diyenleri duyar gibi olsam da bu yazıyı yazmaktan kendimi alamıyorum. Ama bundan sonra farklı konularla devam edeceğimin güvencesini veriyorum. Kliması soğutmayan, frenleri inleyen, sol arka cam düşmemesi için kağıtla tutturulmuş vaziyette, tatile gelmiş Emir Bey ve diğer arkadaşlarımıza bu şekilde konforsuz seyahatler sunmakta olan arabam Çetin'in son muayene olması gereken tarihten 2 ay ileride olduğunu gördüm. Sözün özü genel bir bakımdan geçmesi gerektiğini o bana adeta haykırıyordu. Götürdüm her zaman gittiğimizi öğrendiğim bir yer olan oto bakım bayisine(Turgut). Bir gün süren çalışmalar sonrası araç muayeneye hazır hale geldi. Klima canavardı. Camlar otomatikliğin tavan yaptığı yerdeydi. Frenler pek tutmuyordu fakat bunun bu şekilde birkaç gün süreceğini söylemişlerdi. Sonrasında aracın LPG sızdırmazlık muhabbeti de iki günlük vaktimi aldı. Derken beklenen gün geldi ve araç muayene istasyonu tüvtürke internetten randevu alaraktan gittim. Birkaç evrak işi olacağını düşündüm ve arabayı ters parkederken camdan "Orçun!" diye seslenen koltukaltındaki gazeteyle birlikte Fethi'yi gördüm. Bir hayli şaşırdım. Fethi işlerin 2 saat gibi alacağını söyledi, randevu vaktinde giremeyeceğimi, burasının Türkiye olduğunu hatırlattı. Tüvtürk günümüzü feyste geçen diyalog ile özetleyerek bitirmek istiyorum.
Orçun - Dünya ne kadar küçük değil mi Fethi? Kim derdi ki döşemealtı tüvtürkte (tüv?) karşılaşacağız? Benim sınıfta kalan fren işlerini Turgut Oto tekrar halletti. Umarım senin egzoz işi de yolunda gitmiştir, geldiğimde ortalarda yoktun. Gazeteni okuyabildin mi bilmiyorum. Yolun açık olsun. Uzun yol dostu Orçun...
Fethi Can - ‎Orçuncum,
Ufak arbedelerin de eksik olmadığı keyifli bir muayene geçirdim. Sorun çıkmadan halloldu. Turgut Oto ile olan güven dolu ilişkiniz bütün kullanıcı ve bayiler arasında olması gerekir diye düşünüyorum. Gazeteyi okumak için isteyen emekliden geri alamadığımdan dolayı okuyamadım ama ziyanı yok, sonuçta biri okudu. Tüv'ün açılımını öğrendim : Technischer Überwachungs-Verein, türkçesi Teknik Gözetleme Dernegi.
Esen kal Orçun, seninle karşılaşmak güzeldi. Yolun da açık olsun farın da...

18 Temmuz 2011

Beni taşı

"Ustam borcum ne kadar?" dediğimde "2 lira" cevabını aldım bisiklet tamircisinden. Beklediğim düzeyde bir cevaptı, bu yüzden bozukluklarım hazırdı. "Buyrun" diyerek bozuklardan oluşan 2 lirayı uzattığımda "Hep bozuk veriyorlar ya!" diye sinirlendi. "Lan arkadaşım, 2 lira diyorsun, ne vereyim lan!" derken içimden "5 lira vereyim mi?" cümlesi çıktı benden. "Ver ver" dedi. Demir paralar yüzünden isyan eden insan türü ile de tanışmış oldum. 1-2 km sonra arka tekerin inmesiyle birlikte yakında bisikletçi vardır heralde düşüncesi kaplasa da beynimi, bu düşünce çok uzun sürmedi zira memleketimde bisiklet kullanıcısı mı vardı ki, tamircisi her köşe başında bulunsun? Bisikleti elimde taşımak suretiyle tekrar isyankar bisikletçime vardım. Bir 2 lira daha istedi. Bu sefer bozuk verdim. Zaten sıcağın böğründe yürümüşüm, çekemem bisikletçi afrasını tafrasını. Neyseki arada sırada lastiklerine hava istese de pek sorun çıkarmıyor eski bisikletim. Yaklaşık 4-5 vites değişimine olanak verse de bunu hoş karşılıyorum. Özellikle arkadaşım, bisiklet dostu Onur Beyin yaşadıklarından sonra... Onun bisikletçisi de az isyankar değilmiş, sorduğu "Bu bisiklete sadece biniyor musun?" sorusundan bunu anlayabiliriz. "Arada sırada hiç bakım yaptırmadın mı hayvan herif?" anlamına gelen bu soru üzerine, zincirin komple değişmesi gerektiğini belirtmiş olan bu bisikletçi, zinciri dediği gibi komple değiştirmesine rağmen zincirin zorlu koşullarda atmasına derman olamamıştır. Yokuşta zinciri atmış bisikletini ters çevirerek elleri simsiyah olması bahasına uğraşan arkadaşım hala gözlerimin önünde. Durdukyere selesi kalkıyor Onur'un, buna değinmek bile tatsız. Bisiklet tamircilerine sesleniyorum: Kendinize biraz çekidüzen verin, arabalara ve yayalara teğet geçerken bizi yarı yolda bırakmayın...
Gündüz, araba koltuğuna oturduğumda sırtımdan ter boşalmasını önleyecek bir teknoloji arıyorum. Antalyada yaz güneşi altında saatlerce beklemiş bir otomobil için bunu gerçekleştirmek zor olsa da, 2011 yılındayız artık bunu da ben düşünmemeliyim değil mi? Otomotiv sektörüne sesleniyorum: Ayağınızı denk alın, Antalyada öğle vakti test sürüşüne bekliyorum hepinizi, hem erimiş asfalt da görmüş olursunuz...
Sanırım bir tane karpuzlu sakızı bir orta boy karpuz kullanarak yapıyorlar (meyve oranı hacmen %100000). Nasıl yoğun bir tattır bu arkadaş, salyam klavyeye akıyordu az daha...

12 Temmuz 2011

Beni yıka

Ön kolsoldaki toz birikintilerini ben de görüyorum tabiki. Dikizden arka camı görmekte zorlanıyor, hızlı oturmalarda genzime benim de partiküller kaçıyor, paspastaki sap saman tanelerinin nasıl ne zaman geldiğini ben de merak ediyorum. Ama kibarlık timsali hanfendilerin adetlerindendir sitem etmek: "Araban çok pis Orçuun!" E biliyorum. "Ay eviniz çok sıcaak!" "Öf şofbeniniz ayarlanamıyor, duş alamadım." "Odanızın ışıkları çok loş" "Ay klimalı odanız çok soğuuk" Evet! Kimisini aylardır, kimisini yıllardır ben de biliyorum. Ama o tam da öyle değildir. Ev sıcaktır, eviniz değildir. Şofben dandiktir, benim uzvum gibi bende kusur bulma, şofbenin deme. Zira "Şofbenine bi şey söyle yaaa!" elektriği alıyorum ben o cümleden. Odanın ışıkları loştur, ampul patlamıştır takılamamıştır, siteme boğma bünyeyi. Araba da pistir. Araban pis diyerek bana sorumluluk yükleme, iş kitleme. Biliyorum bak sen de bir gün gel arabayı yıkatmaya götür. Üretken gel bana. Eve kombi getir mesela, hayır demem. Yalnız annemin bembeyaz pantolonunun arabanın koltuğuna oturduktan sonra sararması gerçekten hoş olmadı. O konuda hemfikirim. Arabanın kiri bazen bu kadar somut örneklerle kendini belli edebiliyormuş. Parmağı arabanın kaygan bir yüzeyine sürtüp toza bakarak "baaaak kirliii"den bir adım öteye geçmiş olduğumuzu bu şekilde gark ettim. Burdur yolunda yarım santimetre asfalt tabakası ve ona yapışmış bilimum mıcırla kaplanmış lastikler de "bana tazyikli su sıkın olm" der gibilerdi. Ama tanrım, ben zaten yıkatma kararını verdikten sonra neden ön camıma sileceğin üzerine sıcakta kavrulmuş yavru kuş iskeleti koyuyorsun ki? Gerçekten arabayı yıkatmaya gidiyordum, "Artık arabayı yıkatırsın değil mi oğul!"ayarını vermeye gerek yoktu ki, işine karışılmaz tabi ama, haşa. Blog yazarken taş olmak hoş olmaz tabi. Tamam da neden herkes araba yıkatmak için öğlen bin derece sıcaklıkta sözleşmiş onu anlamadım. Ön camdaki kuş "beni ne zaman buradan alacaklar, fosilleştiğim zaman mı" dercesine bakarken 3. oto yıkama kabul edilebilir bir kuyrukla karşıladı beni. Aldıkları parayı sonuna kadar hak eden ve muhabbete dozunda giren oto yıkamacı gencolara buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Tazyikli suyunuz Çetin'e çok iyi geldi, yüzü gözü açıldı keratanın.

08 Temmuz 2011

Altı çıktı kaç kaldı ?

Uzun bir süredir blog yazısı yazmadığımın farkındayım. Bu boşlukta ne yapmışım diye en son yazı tarihi ile şimdiki arasına baktığımda bir intörn doktorluk geçirmişim. yani demem o ki blog boşluktaymışım gibi görünse de aslında dolu bir vakit geçirdim. Uzun süreli suskunluğumu yıllıkta kaleme almış olduğum kendi açımdan ve genel tıp öğrencilerinin bakış açısından tıp eğitimini özetleyen yazımla bozmak istiyorum. Buyrun:
Hazırlık: Atlamasam bilirdim.
Dönem I: Tıpta Saftiriklik Devri / Bilmediğim yaklaşık 10 düzine insan. Bir amfi dolusu. İnsanları geçtim amfiye de aşina değilim aslında. Sinemalardan bildiğim kadarıyla, biraz Aspendos biraz Perge gibi. Fakat bu kadar yaşıtla dolmuş amfi görmemiştim. Hepsine de aşine olmadığım aslında doğru değil. Yaklaşık 6-7 kadarı tanıdığım ya da hazırlığı atlayacakken tanıştığım insanlardı. Hazırlıktan muafiyet derken Eren ve Ertuğrul Beylerle tanışmaya vakıf olmuştum. Geri kalan şahıslara Antalya’dan aşinaydım. Aşina bey ve hanımefendilere doktor adayı sıfatı eklenmişti. Olbia diye bir yer varmış ve orada “pilarda” da oynanıyormuş havadisiyle eski mitolojideki adıyla Hayal’de devirdik bir sezonu Eren, Ertuğrul ve Hüseyin olarak. Istaka tuta tuta çürüttük baş ve işaret parmağı arasını, ince gördük ve kestik maskede kalan topları, bunun yanında pike çekmedik ve delmedik çuhayı. Her insanoğlu gibi Özge ve Pırıl’ın akraba olmadıklarını anlayamadık, öğrensek de anlamamakta direttik. İrem de bu devrede tanıştığımız bir insan oldu. Kendisi tanıştığımız ilk günde kendi vesikalıklarım üzerinden espri silsilesi yarattığımı hatırlamaktadır. Hayal meyal ben de hatırlıyorum. İlk komitenin gerçek bir sınav olduğunu idrak etmem uzun bir vakit alınca (bende “daha yeni geldik abi, ne sınavı ya” düşüncesi hakimdi) sınava hazırlıksız yakalandım ve tek baraj suyu altında kalışımı ilk komitede yaşamış oldum. Bizim aradaki sınavların adı vize değilmiş meğerse. Komite deniyormuş. Baraj yemek bunu idrak etmemde yardımcı oldu. Temel bilimlerin ilk pratikleri de tıp öğrencisi için beyaz önlük giymeler olsun, kurbağalar, ratlar, lam-lamellerle iç içe bulunmak olsun gerçekten sevindirici ve tıbbı sevdirici olmaktaydı. Fayanstaşım Sümeyye ile tanışmak da bu pratiklere nasip oldu. Ondaki ışığı fark etmem 1-2 pratik almadı. Zira kötü espri haznemi geniş olarak bilirdim. Orijinal kötü kelime esprilerinin SMA’dan gelmesi beni başlarda bir hayli şaşırtmıştı. Sonra alıştım. O böyle biriydi. Dönemce saklıkentte günübirlik gezme organizasyonu da taa bu dönemin kışında olmuştu. Seçmeli resim dersinde nü çalışmaları çok iyi reprodükte etmiştik. Ve dönem I sonlarında ise beklemediğim bir yerden gelen duygusallıklar hayatımda vuku bulmaya başlamıştı.
Dönem II: Tıpta Aydınlanma Devri / Tıpçılar dönem IIde temel bilimlerde ilerleyişlerini sürdürürler. Zamanla temel bilimlerin temelinden doruk noktasına ulaşırlar. Zilli sınavlarda masa etrafında adeta Afrika yerlilerinin ateş etrafında dönme ritüellerini andırırcasına dönerler. Kadavralara alışmışlardır ve onların yanında artık tüyleri diken diken olmamaktadır, keza formaldehiti bünyeleri artık daha az yadırgamaktadır. Bilgileri ezberlemeye, bir nevi kafaya çakmaya da yatkın hale gelmişlerdir. Artık “şu iki kemik arasından ne geçer?” sorusuna “bazı damar ve sinirler geçer.” yazan(ert), “enfiye” çukuruna “efenim” çukuru yazan(ben) zihniyet ortadan kalkmaya başlamıştır. Komite sınavlarına alışılmış, önemli yerlerin üstünü çizmenin ne kadar mühim olduğunun farkına varılmıştır.
Dönem III: Tıpta Steteskop Devri / “üçümüz de üçümüz, ortasında hastaneyedir göçümüz” dönemiydi. Morfoda hızlı bir şekilde yarım dönemle geçen preklinik evresi, sonunda büyük kalışların yaşandığı preklinik finaliyle taçlandırılmıştı. Ardından halk sağlığı, kardiyo, göğüs (alış sırama göre) olarak stajyerler 3 eşit parçaya ayrıldı. Sınıfın gruplara (pratikler dışında) ilk bölünüşüydü ve gelecekteki mini grupların habercisi gibiydi. Klinikte sözlü öncesi hasta hazırlama ve hasta başında sözlüyü yaşama vakti gelmişti. Dönem III bize, bize hiç yabancı olmayan Serkan’ın genellikle yanında bulunan Can Bilal’i kazandırmıştır. Cabla’nın beni arabayla alışlarından mütevelli üzerimdeki emeğini göz ardı edemem. Bana az benzin harcamadı sağolsun. Beni benzinle besledi. Başlangıçta yanımıza oturan ve darlamalarım sonrasında sessizce kalkıp giden Cabla, zamanla üzerimizdeki gözlemlerini tamamladıktan sonra muhabbetlere aktif olarak katılmaya başlamıştı. Kafasındaki gıcık Orçun’dan, ona karşı gıcık olmayan fakat başkalarına yine belki de gıcık gelen Orçun’a terfi etmiştim. Ona gıcık gelmemem onun için yeterliydi tabiki.
Dönem IV: Tıpta 4 Büyükler Devri / Dört büyük staja karşı metrekareye düşen bayan stajyer popülasyonunun oldukça yüksek olduğu staj grubumla birlikte hesaplaşma vakti gelmişti. Genel cerrahi ile başlayan bu serüven, pediatri ve kadın doğum ile sürmüş ve dahiliye ile son darbe vurulmuştu. Büyük stajlar kocamandı. İnsanın üzerine üzerine gelen bilgileri vardı. Ama tıp mentalitesi kazanmış sıradan bir tıpçı için doğru strateji ile patlatılmayacak bilgi dağı yoktur. F9 da olsa üstesinden gelinebilirdir, bütün bilgileri zipleyip kafaya atmak artık çok da büyütülmemelidir. Bu dönem yeri geldi tekilamızı aldık yanımıza. O gecelerin sabahındaki güzel kahvaltılar da tuzu biberiydi. Hatta tuzu, tekilası, limonu.. kahvaltı da biberiydi. Biberiydi. İnsan arka arkaya biberiydi dediği zaman “biberiydi” anlamını yitiriyor. Aslında Frank Ribery’di diyesim geliyor.
Dönem V: Tıpta Küçükler Devri / Küçük stajlar erkek egemen bir ortamda başladı. Bir dönem öncesi ile tezat şekilde takas sonucu bu gruba gelmiştim. İrili ufaklı birçok stajı tek celsede hallettik. Sırayla bu stajları yazmak şu an beni aşar. Yardım almadan yazanı alnından öperim. Ama alnında öpmeden önce alkollü pamukla şöyle bir silerim. Antalyaspor-Gurbetspor karşılaşmalarıyla formumuzu koruduk. Takım seçimlerinde güç dengesine önem vermemize rağmen bazen Baroerkil kadro dağılımlarının önüne geçemedik. Halı sahalarda görmek istediğimiz hareketler FC Meltemnazionale’nin kurulması ile devam etti.
Dönem VI: Tıpta İnterne Edilmişlerin Devri / Uzaklarda (orda bir intörn var uzakta…) lacivertleriyle görüp takip ettiğim intörnlerin gizemli dünyasına sonunda adım atmış oldum. Hatta neredeyse 7 ayı devirdim-intörncükler olarak hepimiz devirdik. Eskiden TVlarda çıkan sabah şekerleri intörnlükte bambaşka bir anlam kazandı. Çünkü artık kan şekerleri benden soruluyordu. Bu aralar şeker bakarken dilime “çayımın şekeri, gitarımın teli, yazımın sıcağı, kışımın ocağı…” şarkısı dolandı. Her intörnün kendine göre böyle bir ritüeli vardır, eminim. Artık tokalaşmak için bana bir el uzanmaya görsün, ya da bir bayanın elini tutar tutmaz hemen damarlarına bakıyorum ister istemez. Eğer damarlar belirginse rahatlıyorum, çünkü artık rutinler, kültürler benden soruluyor. “ne de güzel damarların var, senden bir hemogram göndermemi ister misin bebeğim?” menopozdaki teyzelerle artık çok iyi anlaşıyorum, gerektiğinde sürüntü almaktan ve sonuçlarını yorumlamaktan kendimi alamıyorum. Artık tansiyon aletinin “fıst fıst fıst fıst” sesini her duyuşumda aklıma Çalkaya geliyor, halk sağlığı sağolsun. Sağlam çocukları gördükçe mutlu oluyorum. Fakat çarşafı değişmemiş intörn odası görünce mutsuz oluyorum. Ya WC kağıdı da yoksa… Nöbet yorgunluğuyla kendimi ranzaya attığımda ranza yazıları ile keyifleniyorum. Fakat sık sık kafaya giren “daha TUS var ya” düşüncesi keyfimi kaçırıyor. Yine de sessiz intörn odasında küçük bir radyodan çıkan cıstak bir melodiyle insan rahatlıyor. İntörn zaten küçük şeylerden mutlu olmasını bilen lacivert insandır. Yoksa intörncükler doğal seleksiyona uğrarlar. Hele bir deyemek güzel ve şans eseri bol konmuşsa intörnün mutluluktan gözleri dolar. Bir de intörnlük başladığından bu yana 2-3 haftada bir geçirdiğim hastalanma periyotlarına artık son verebilirsem şahsım adına daha mutlu olacağım. Geçip giden tıp eğitimi için son bir beşlik yazmak istiyorum… Altı sene bittim sana / Beyaz önlük verdin bana / Şu steteskop da olmasa / Çekilmezdin tıp gibi / Ettin beni tabip gibi…